Makale İçeriği
İsra ve Mi'rac
Isra ve Mi'rac (2)
Tüm Sayfalar

İSRÂ VE Mİ‘RÂC

Eksiklikten uzaktır O (Allah) ki kulunu, gecenin bir vaktinde, âyetlerimizden bir bölümünü kendisine göstermemiz için Mescid-i Harâm’dan, çevresini bereketli kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya yürüttü. Gerçekten O, işiten, görendir. (İsrâ: 50/1)

Bu âyette, yüce Allah’ın, âyetlerini göstermek üzere kulunu, gecenin bir vaktinde, Mescid-i Harâm’dan, çevresi bereketli olan Mescid-i Aksâ’ya isrâ’ ettiği (yürüttüğü) bildirilmektedir.

Mescid, secde, ibâdet edilecek yerdir. Mescid-i Harâm, Ka‘be’dir. Ka‘be’nin kendisine mescid dendiği gibi, Harem adını taşıyan çevresine de Mescid-i Harâm denilir. Âyetten, Hz. Muhammed’in, Ka‘be’nin yanında bulunduğu sırada yürütme veya yükseltilme olayının vukubulduğu anlaşılır.

İsrâ, gece yürümek veya yürütmek olduğuna göre, âyette ayrıca “leylen: geceleyin” kelimesinin getirilmesi, bu yürütme olayının, bütün gece değil, sadece gecenin bir parçasında olduğunu belirtir. Eğer bu kelime olmasaydı, sanki yürütmenin, bütün geceyi kapsadığı anlaşılabilirdi. Oysa bu kelime, olayın çok kısa bir zamanda olup bittiğini anlatır.

Bir hadîse göre olay, Peygamber Ka‘be’de Hacer-i Esved’in yanında, uyku ile uyanıklık arasında bir durumda iken, bir başka rivâyete göre de amcası Ebûtâlib’in kızı Ümmü Hani’in evinde iken cereyan etmiştir. Bu durumda âyette, Mescid-i Harâm ile kasdedilen, Mescid-i Harâm’ın kendisi değil, çevresidir. Uzak mescid anlamına gelen Mescid-i Aksâ ise çoğunluğun kanısına göre Kudüs’te bulunan Süleyman ma‘bedidir. Kur’ân’ın indiği zamanlarda burası harâbe idi ve Mescid-i Aksâ adını taşımıyordu. Sonradan Hz. Ömer zamanında müslümanlar tarafından, Süleyman Ma‘bedi harâbesinin bir bölümü üzerinde yapılan mescide Mescid-i Aksâ denmiştir.

Peygamber(s.a.v.)in, geceleyin Mekke’den Mescid-i Aksâ’ya götürülmesine isrâ, göklere çıkarılmasına da mi‘râc denilir. Âyette Peygamber’in, Mescid-i Aksâ’dan göklere çıkarıldığına dair bir işâret yoktur. Bu husus, hadîslerde geçer:

Enes ibn Mâlik’in rivâyetine göre Peygamber (s.a.v.), henüz kendi-sine vahiy gelmezden önce, Mescid-i Harâm’da uyurken üç kişi gelmiş, birincisi:

– O, hangileridir?

İkincisi:

– Ortancalarıdır,

Üçüncüsü:

– En hayırlılarıdır. En hayırlılarınızı alınız, demiş.

Allah’ın Elçisi, o gece kimseyi görmemiştir. Sonra bunlar, başka bir gece, gözü uyuyup kalbi uyumayan Peygamber’e –peygamberlerin gözleri uyur, kalbleri uyumaz– gelmişler, hiçbir şey söylemeden onu kaldırıp Zemzem kuyusunun yanına koymuşlar. Cebrâîl, onun boğazından göbeğine kadar karnını yarmış, göğsünde ve karnında olanları boşaltmış, Zemzem suyu ile yıkamış, altun bir teşt getirmiş, teştin içinde iman ve hikmet dolu altun bir kab varmış. O hikmet ve imanla Peygamber’in göğsünü ve boyun damarlarını doldurup kapatmış. Sonra onu en yakın göğe çıkarmış, gök kapılarından birini çalmış. Gök halkı:

– Kim o? diye bağırmışlar.

– Cebrâîl, demiş.

– Yanında kim var? demişler.

– Yanımda Muhammed var, demiş.

– Ona (gelmesi için haber) gönderildi mi [1]demişler.

– Evet, demiş.

– Hoş geldi, safâ geldi, demişler.

Gök halkı onu görünce sevinmiş –gök halkı, yer yüzünde Allah’ın ne yapmak istediğini, Allah kendilerine bildirmedikçe bilmezler–. (Hz. Muhammed), en yakın gökte Hz. Âdem’i görmüş. Cebrâîl ona:

– Bu, senin atan Âdem’dir, demiş. Âdem (Hz. Muhammed’e):

– Sen ne güzel evlâtsın! demiş.

Henüz en yakın gökte iken iki ırmak görmüş:

– Ey Cebrâîl, bu iki ırmak nedir? diye sormuş. Cebrâîl:

– Bunların kaynağı Nil ile Fırat’tır, demiş.

Sonra onu gökte dolaştırmış. Üzerinde inci ve zebercedden yapılı bir köşkbulunan bir ırmak görmüşler. (Hz. Muhammed,) Elini ırmağa dokundurunca halis misk olduğunu anlamış.

– Ey Cebrâîl, bu nedir? demiş

Cebrâîl:

– Bu, Rabbinin, sana ayırdığı Kevser’dir, demiş.

Sonra onu ikinci göğe çıkarmış. Buradaki melekler de birinci gökteki meleklerin söyledikleri gibi:

– Kim o? demişler.

– Cebrâîl, demiş.

– Yanında kim var? demişler.

– Muhammed var, demiş.

– Muhammed’e haber gönderildi mi? demişler.

– Evet, demiş.

– Hoş geldi, sefâ geldi, demişler.

Sonra Cebrâîl, onu üçüncü göğe çıkarmış. Oradakiler de birinci ve ikinci göklerdeki meleklerin söylediklerini söylemişler. Sonra onu dördüncü göğe çıkarmış, oradakiler de öyle söylemişler. Sonra beşinci göğe çıkarmış, onlar da öyle demişler. Yedinci göğe çıkarmış, onlar da öyle demişler. (Râvî Şerîk[2] şöyle diyor): Enes, her gökte bulunan peygamberlerin adlarını söyledi. Fakat sadece ikinci gökte İdrîs’in, dördüncü gökte Hârûn’un adını belledim. Beşinci gökte de bir peygamber vardı ama adını hatırda tutamadım. Altıncı gökte İbrâhîm, yedincide Mûsâ vardı. Allah ile konuşması bereketiyle Mûsâ, yedinci göğe yükseltilmişti. Mûsâ:

– Rabbim, senin, benim üstüme bir başkasını çıkaracağını sanmı-yordum, dedi.

Sonra Cebrâîl onu, yalnız Allah’ın bileceği makamlara yükseltti; Sidretu’l-muntehâ’ya geldi, yüce Rabbe yaklaştı, (Rab) sarktı, arada iki yay kadar, ya da daha az bir mesafe kaldı. Allah ona, orada vahyettikleri arasında: “Senin ümmetine her gün ve gecede elli vakit namaz” vahyetti. Sonra onu indirdi. Mûsâ’nın yanına geldiler. Mûsâ, onu yanında tuttu:

– Ey Muhammed, Rabbin senden ne sözü aldı? dedi.

– Bir gün ve gecede elli vakit namaz sözü aldı, dedi.

– Ümmetin bunu yapamaz, dön, Rabbin senden hafifletsin, dedi.

Peygamber (s.a.v.), Cebrâîl’e döndü, ona danışır oldu. Cebrâîl de:

– Doğru, istersen dön, dedi.

– Tekrar onu yüce Rabbe çıkardı. Peygamber yerinde durarak:

– Ya Rabbi, bizden hafiflet, çünkü ümmetim bunu yapamaz, dedi.

On vakit namaz kaldırıldı. Tekrar Mûsâ’nın yanına döndü. Mûsâ, yine ona bunun çok olduğunu söyledi. Her seferinde onu geri döndüre, döndüre nihayet namazlar beşe indirildi. Sonra Mûsâ:

– Ya Muhammed, vallâhi ben kavmim İsrâîloğullarına bundan daha azını getirmiştim, gevşeklik gösterdiler, terk ettiler. Senin ümmetin, bedence, kalbce, göz ve kulakça benim kavmimden daha zayıftır; dön, Rabbin senden hafifletsin, dedi.

Mûsâ’nın her itirazında Peygamber Cebrâîl’e döner, ona danışır, o da Mûsâ’nın düşüncesini uygun bulurdu. Cebrâîl, Peygamber’i beşinci kez çıkardı. Peygamber:

– Ya Rabbi, ümmetim zayıftır, bedenleri, kalbleri, kulakları, gözleri zayıftır. Bizden hafiflet, dedi. Yüce Rab:

– Ya Muhammed, hay hay, ancak katımda söz değiştirilmez, namaz asıl Kitâb’da sana farz kıldığım gibidir, her iyiliğe on kat sevap verilir. O size beş vakit farz ise de Kitâbda ellidir, dedi.

Peygamber tekrar Mûsâ’ya döndü.

Mûsâ (selâm ona):

– Ne yaptın? dedi.

Peygamber:

– Bizden hafifletti ama her iyiliğe on kat sevap verdi, dedi.

Mûsâ:

– Vallahi ben, İsrâîloğullarına bundan daha azını getirmiştim, terk ettiler. Rabbine dön, senden hafifletsin, dedi. Peygamber (s.a.v.):

– Ey Mûsâ, vallâhi ben artık Rabbime itiraz etmekten utandım, dedi.

– Öyle ise Allah’ın adıyla in, dedi.

Peygamber uykusundan uyandı ki kendisi Mescid-i Harâm’dadır[3].

Mi‘râcın ayrıntısı hakkında bundan az veya çok farklı rivâyetler vardır. Hepsini burada anmağa gerek görmüyoruz. Hepsinin omurgasını, Buhârî’nin rivâyetinde anlatılanlar oluşturmaktadır.

Ancak bu rivâyette gerek metin, gerek anlam bakımından sakatlıklar vardır. Meselâ: “Allah, vahyettikleri arasında senin ümmetine elli vakit namaz vahyetti” cümlesi, üçüncü şahıstan, ikinci tekil şahsa geçmektedir. Sözü anlatan Enes’tir. “Allah, vahyettikleri arasında, onun ümmetine elli vakit namaz vahyetti” denmesi gerekir. Kezâ Mûsâ’nın: “Senin ümmetin, cesetçe, kalbce ve bedence daha zayıftır” sözünde de aynı anlamda olan ecsâd ve ebdân yinelenmiştir.

Mûsâ’nın, “Rabbim, senin, benim üstüme kimseyi çıkaracağını sanmıyordum” demesi, Mûsâ’yı diğer peygamberlerin üstüne, Hz. Muham-med’i de onun üstüne çıkaran bir anlam taşır. Zaten hadîsin râvîsi Şerîk ibn Abdullah’ın, bu hadîsi karıştırdığı; iyi hatırlayamadığı belirtilmektedir[4].

Buhârî’nin rivâyetinde olay, Peygamber’in, henüz peygamber olmadan önce gördüğü bir rü’yâdan ibarettir ve âyette anlatılan İsrâ olayı ile bir ilgisi yoktur.

Ahmed ibn Hanbel’in, Sâbit el-Benânî yoluyla Enes’ten rivâyet ettiği benzeri ve daha ayrıntılı hadîste ise rü’yâdan ve olayın tarihinden söz edilmemektedir. Bezzâr’ın Müsned’indeki garîb rivâyette de olay, bir rü’yâ olarak anlatılır. Bu rivâyetten de olayın, İsrâ ile ilgisi olmadığı anlaşılır[5]. İbn Ebî Hâtim’in, Ebû Mâlik yoluyla Enes’ten rivâyet ettiği hadîste ise Mi‘râc olayı, İsrâ olayına bağlanmaktadır. İbn Kesîr, bu bağlamda çok tuhaf ve garîb şeyler olduğunu söylüyor[6].

Bütün rivâyetlerin özünü, Buhârî’nin Enes’ten aktardığı rivâyet oluşturmaktadır. Olay, bir rü’yâ biçiminde anlatılsa da gerçeklere ters düşen şeylerle doludur:

Henüz Peygamber olmayan Hz. Muhammed’in ümmetine namazın farz kılınması tuhaftır. Çünkü henüz peygamber olmayan Hz. Muham-med’in ümmeti de yoktur ki namaz farz kılınsın. 

Allah namazı farz ettikten sonra Hz. Muhammed’in, Mûsâ’nın önerisini Cebrâîl’e danışması ve onun önerisi ile beş kez Allah’a dönüp “Ya Rabbi bunu bizden hafiflet, hafiflet” şeklinde itirazda bulunması, akıl ve mantığın alacağı bir şey değildir. Allah, verdiği emri henüz tebliğ edilmeden değiştirir mi? Değiştireceği şeyi neden emretsin? Verdiği emri şartların değişmesiyle değiştirmesi, yani nesh ve tebdîl etmesi, sosyolojik kurallara uygundur. Fakat emrini, daha tebliğ edilmeden, aradan zaman geçmeden geri alması, ma‘kul değildir. Kadîy(Abdu’l-Cebbâr)’a göre bu, henüz yürürlüğe konmayan bir hükmü neshetmektir ki bidâ’ demektir. Bidâ’, iyi olmadığı sonradan anlaşılan şeyi ortadan kaldırmaktır. Yani Allah, önce insanların, buna dayanamayacağını bilmeyip sonra bunu anlamış ve değiştirmiş, hafifletmiş demektir ki muhal(imkânsız)dır. Kabulü caiz olmayan düşünceleri taşıyan bu rivâyetin reddedilmesi gerekir[7].

Allah sözünü değiştirmez. Bir lahza sonra değiştireceğini bildiği bir şeyi de emretmez. Kaldı ki Mi‘râc, rûhânî bir yükseliştir. İnsan o anda beşerî irâdesini yitirir, normal düşünce sınırlarını aşar. Beşerî düzlemdeki gibi, istediğini düşünemez. Bütün hareketleri Allah’ın irâdesi içinde olur. Oysa bu konuşmalar, danışmalar, i‘tirazlar, gelip gitmeler normal insan düşüncesi düzeyinde olan şeylerdir. Peygamber, Mi‘râc gibi insanın aklını başından alan rûhânî bir vision’da Mûsâ’nın yanına gidip, hâşâ, Allah’ın emrini ona danışacak durumda olamaz. Çünkü o anda Allah’ın irâdesine teslîm olur, kendinden geçer, kendisine ne gösterilirse onu görür, ne söylenirse onu duyar. Birinden fikir alacak, sonra Allah’a dönüp “Ya Rabbi bu kadar namaz çoktur, bunu ümmetim yapamaz” diyecek irâdeye sahip değildir. O makam ve vision, danışma ile iş yapılacak makam değildir. Ayrıca emreden Allah olduğu bilindikten sonra artık O’nun emrini başkasına danışmak, hâşâ O’na güvenmemek anlamını taşır. Bunu Pey-gamber değil, sıradan bir kul bile yapamaz.

Burada Peygamber’in, Allah ile tıpkı bir insanla konuşur gibi normal duyu ve düşünce sınırları içinde konuştuğu anlatılıyor ki bir insanın, Allah ile normal duyu ve düşünce düzeyinde konuşması olanaksızdır. Allah’ın tecellîsine mazhar olan dağ, pamuk gibi atılırken O’nun huzuruna çıkan insanda beşerî düşünceden eser kalır mı? Onda: “Ya Rabbi, bunu bizden hafiflet” deme gücü kalır mı? Allah’ı gören, kendisinden geçer. Zaten “Gözler O’nu görmez, O gözleri görür; O latîf (gözle görülmez), habîr (her şeyi bilen)dir.”[8] âyetinin açık söylemiyle yüce Allah, baş gözüyle görülemez. Mutasavvıflara göre Allah, insanın beşerî düşüncelerini alır, ona kendi varlığını unutturursa o zaman insan Allah’ı görse de kendi insânî varlığı ile değil, Hakk’ın varlığı ile görür ki bu durumda Hakk’ı gören, yine Hak’tır. Nitekim Peygamber’in, Allah’ı görmediği, “Nûrdur, O’nu nasıl göreyim?” dediği anlatılır[9].

Necm: 23/1-15’nci âyetlerinde Cebrâîl’in, Hz. Muhammed’e, iki yay arası, hattâ daha da az bir mesafe kalıncaya dek yaklaşıp ona vahyetmesi olayı, Mi‘râc olayı ile karıştırılmış ve Allah’ın sarktığı, yaklaştığı ifade edilmiştir. Oysa Hz. Âişe’nin ve Abdullah ibn Abbâs’ın belirttikleri gibi sarkan, yaklaşan Cebrâîl’dir[10]. Peygamber’in Cebrâîl’i görmesi olayı İsrâ olayı ile karıştırılmıştır. Hattâ kanâatimizce Peygamber’in çeşitli zaman-larda gördüğü rü’yâlar da birbirine karıştırılıp, hepsi tek olaymış gibi anlatılmış, daha sonra çeşitli eklemelerle de olay efsaneleştirilmiştir.

 

 

 

 

   Copyright @ Süleyman Ateş