Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

ZİHNİYET TECDÎDİ ŞARTTIR

Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

Kafamızı yığın yığın geçersiz rivâyetlerle doldurmak, bizi tazelemek şöyle dursun, iyice taklîd, geleneğin ağları içine düşürür. Düşünce yapımızın temel hipotezi olması gereken Kur’ân’ı, bu rivâyetlerin etki ve objektifiyle değil, bunlardan sıyrılarak doğrudan doğruya tedebbür ile okumalıyız. Önce bu rivâyetleri öğrenir de sonra Kur’ân’a bakarsak, Kur’ân’ı bunların renginde okuruz ve Kur’ân’ın taşımadığı şeyleri Kur’ân’da buluruz.

Burada dayısı Serî’nin, Cüneyd-i Bağdâdî’ye söylediği sözü anımsadım: Küçük Cüneyd, ilk tahsîli sırasında dayısının şu du‘âsına muhâtab olur:

“– Allah seni bir sûfî muhaddis değil, bir muhaddis sûfî yapsın!”

Bu sözün anlamı şudur: Sen önce tasavvufu öğrenir de sonra hadîslere yönelirsen, hadîsleri hep mutasavvıfların gözlüğüyle görür ve öyle değerlendirirsin; Peygamber’e âidolmayan birçok sözü, Peygamber sözü sanırsın veya Peygamber’in sözlerini, mutasavvıfların anladığı biçimde yorumlarsın. Ama önce hadîs ilmini öğrenirsen, tasavvufta neyin dine uygun, neyin yanlış olduğunu anlarsın. Böylece hurâfeci değil, doğru bir mutasavvıf olursun.

Gerçekten insan, çevreden aldığı geleneklerle proglamlanınca artık düşünce sistemini kolay kolay değiştiremiyor, Kur’ân’da ve Sünnette olmayan birçok şeyi Kur’ân ve Sünnet hükmü sanıyor, hattâ Kur’ân âyetlerini de kafasındakilere göre yorumluyor, daha doğrusu kendi kafasında oluşmuş düşünceleri Kur’ân’da görüyor, öyle düşünüyor.

Bunu bizzat gördük, denedik, yaşadık. Fakültede öğrencilerime Meâl dersi okuturken özellikle “Kul: Söyle” emrinin veya “İnneke: Sen” biçimindeki hitâbın geçtiği yerlerde öğrenciler bu kelimelere “Ey habîbim söyle...” diye mânâ veriyorlardı.

– Oğlum, bak, o senin söylediğin “Ey habîbim” sözü şu “Kul: Söyle” veya “İnneke: Sen” kelimelerinde var mı?

– Hayır.

– Kul, ne demektir?

– Söyle, demektir.

– O zaman sen ne diye âyette olmayan sözleri âyete yüklüyorsun? Buna hakkın var mı? Burada ilk muhâtab Hz. Muhammed olsa bile, tek muhâtab o değildir. Kur’ân’ı okuyan herkes bu sözlerin muhâtabıdır. Mesel⠓akimi’s-salâte: Namazı kıl!” hitâbı sadece Hz. Muhammed’e mi yöneliktir. Bu âyeti okuyan herkes, bu emrin muhâtabıdır. O zaman ne diye bu hitâbı sadece Hz. Muhammed’le sınırlayalım ve âyette olmayan “Ey habîbim, sevgilim, resûlüm” sözlerini âyete yükleyelim?

Hitâb, Melek elçi aracılığı ile Allah’tan Peygamber’edir. Yücelerden emirde “Sevgilim” gibi sıfatlar uygun düşmez. Rab kuluna emir verir. Hz. Muhammed, Rabbin, itâatkâr kulu ve elçisidir. O makama uygun hitâb, “Söyle!”dir ve âyetler de böyle yüce, kesin buyruk şeklindedir.

Bazen Kur’ân’ı tahrîf ölçüsüne varan yorumlar, hep bu çevre ile, geleneklerle şartlanma sonunda âyetlere yüklenmektedir.

Nitekim bu şartlanmalardan kaynaklanan anlam saptırmaları, meâllere bol miktarda yansımıştır. Bir örnek olmak üzere Üniversite öğretim üyelerinden oluşan bir kurulun hazırladığı ve son olarak Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi İdaresince bastırılan Meâlde, Bakara 62. âyete verilen anlamı zikredeceğim:

“Şüphesiz inananlar; Yahûdîler, Hıristiyanlar ve Sabiîler(den) Allah’a ve âhiret gününe inanan ve iyi iş(ler) yapanlara, Rab’leri katında mükâfât vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”  âyeti, adı geçen meâlin birinci baskısında: “Şüphesiz senden evvel peygamberlere iman edenler, yani Yahûdîlerden, Hıristiyanlardan ve Sabiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfât vardır. Onlar için herhangi bir korku olmadığı gibi, onlar üzülmeyeceklerdir.” mânâsı verilmiştir.

Burada âyette olmayan “Senden evvel peygamberlere, ...ve yani” sözleri ilâve edilerek âyet çarpıtılmıştır.

Daha sonra meâli yapanlar biraz insâfa gelerek ilâveyi azaltmışlar, sade “yani” ilâvesiyle şöyle yapmışlar: “Şüphesiz iman edenler; yani Yahûdîlerden...”

Bu son haliyle de yine âyet, asıl anlamından saptırılmıştır. Çünkü âyette olmayan “yani” tefsîrini koyunca korku ve üzüntüye uğramayanların: sadece Yahûdî, Hıristiyan ve Sâbiî inanırlar olduğu anlaşılır. Müslümanlar âyetin müjdelediği âhiret ödülünden yoksun kalırlar. Bu tür katmalar ve tefsîrler düpedüz tahrîftir.

 

*