|
TASAVVUF
Tasavvufun gayesi, nefis terbiye
ve tezkiyesine, üstün ahlâka, yani AHLÂK-I
MUHAMMEDÎye ermektir. Âdî dü şünceleri
yürekten söküp atmak, ruhu nefsin egemenliğinden
kurtarıp özgürlüğe kavuşturmaktır.
Tasavvuf, mutlak hürriyet
yoludur. Her türlü menfaat dü şüncesinden,
maddî ilgiden azâde olmak, Hak'tan başka hiçbir şeye
boyun eğmemek, kıymet vermemek, yalnız Hakk'a teslim
olmaktır. Yani tasavvuf, İslâm'ın ma'nâsını
gerçekleştirme yoludur.
Yoksa tasavvuf dünyadan tamamen
el etek çekip, i şi
gücü bırakmak ve şuna buna yük olmak, sofu
elbisesine bürünerek zühd gösterip insanlardan
menfaat sağlamak değildir. Tasavvufta bu gibi
hareketler yasaktır.
Kur'ân- ı
Kerîm ruhbanlığı emretmediği gibi Hz. Peygamber
(s.a.v.) de:
" İnsanın
yediği en güzel ekmek, kendi elinin emeğiyle
kazandığı ekmektir"
demiştir.
Tasavvuf, öyle olgun ve yüksek
bir ahlâk yoludur ki bunda ne riyan ın,
ne de süm'anin izine rastlanmaz. Riya ve süm'ayi
önlemek için Melâmetiyye okulu doğmuştur. Tasavvuf,
söz yolu değil, hal yoludur. Gerçek tasavvuf, sözün
bittiği yerde başlar.
Melâmetiyye okuluna mensup
İsmail ibn
Nüceyd, bir ihtiyacını karşılamak üzere şeyhine
verdiği iki kese altını, şeyhi başkalarına söylediği
için geri istemiş ve tekrar gecenin karanlığında
götürüp vermiştir.
Tasavvuf er yoludur. Ba şkalarını
nefsine tercih edenlerin yoludur. Onun için
mutasavvıfa aynı zamanda fetâ da denir. Fetâ yiğit
demektir. Fetâ, yaptığı hiçbir iyilik karşısında
menfaat gözetmez, her şeyi sırf Allah rızası için
yapar.
Bir te şekkür
bile beklemez. Kendini daima iyilik yapmaya adamış
kimsedir. Bu hususta Kuşeyrî şunu anlatır:
İbrahim
Aleyhisselâm'a bir yolcu gelir. Kendisini misafir
etmesini ister. İbrahim Aleyhisselâm, "Dinini
değiştirip tevhidi kabul ettiği takdirde, kendisini
misafir edeceğini" söyler. Yolcu kabul etmez, gider.
Derhal Hz. İbrahim'e hitab-ı izzet şöyle der:
"Biz yetmiş
yıl, onu inancına bakmadan besledik. Sen ne olurdu
bir gececik onu din değiştirme talebinde bulunmadan
besleseydin!"
Derhal Hz.
İbrâhîm,
yolcunun peşinden koşar, onu getirip ağırlar. Yolcu
da bu yüksek davranış karşısında tevhîdi kabul eder.
Tasavvuf babalar ından
Ebu Abdirrahman as-Sülemi, Kitabu'l-Futuvva adlı
eserinde fütüvvetin gereklerini sıralar:
Kötülü ğe
karşı iyilik yapmak, hatâları affetmek, dostlarla
iyi geçinmek, herkese iyilik
etmek, - zira
"Komşusu
aç iken kendisi karnını doyuran kimse mü'min
değildir" hadîsi bunu
âmirdir - dostların
kendi malında istedikleri gibi tasarrufta
bulunmalarına müsaade etmek, garipleri sevmek, doğru
sözlü ve doğru özlü olmak, somurtmamak, dostlarla
şakalaşmak, güleç yüzlü olmak, bid'atçilerden,
iddiacılardan, insanları kendisine bağlamak ve
onların malını almak -yarar sağlamak-gayesiyle
kendini zahid gösterenlerden kaçmak.
Tasavvuf söz de ğil,
öz ister. Dış değil, iç ister. Bir Hadis-i Şerifte
"Allah sizin
şekillerinize
ve mallarınıza bakmaz, fakat kalblerinize ve
amellerinize bakar"
denmektedir.
Şeyh Sa'dî
der ki:
"Dervi şlik
yamalı hırka giymek değildir. Temiz derviş ol da
ipek giy".
Mühim olan devamlı olarak zikir halinde bulunmak,
yani daima Allah'ı hatırlamak, her adımını O'nun
rızasına uygun atmaktır. Çünkü O, daima bizi
gözetlemektedir. Hareketlerini insanların değer
ölçülerine göre değil, Allah'ın değer ölçülerine
göre ayarlamaktır.
Bir i şte
Allah'ın rızası varsa başkaları ayıplasa dahi onu
yapmaktan geri durmamaktır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm:
"Bir kınayıcının kınamasından korkmazlar" diyor.
İslâm tasavvufu,
inanan insanları düşman değil, dost eder. Eğer falan
okulun mensupları filân okulun mensuplarını ayıplar,
onları hor görürlerse bu tasavvuf değildir. Bu
İslâma aykırı bir davranıştır.
Her okulun mensubu kendi
şeyhini kutb-ı
zeman biliyor. Gerçi hüsn-i zan beslemek iyi bir
şeydir ama, kimin kutup, kimin cennetlik olduğunu
ancak Allah bilir. Bir de Peygamber Aleyhisselâm
yalnız on kişiyi cennetle müjdelemiştir. Ashab ki
onlardan daha üstün veli olamaz. Onların bile sadece
on'u cennetle garantilenmiştir. Böyle iken
"Benim
şeyhim Allah'ın en büyük velisidir.
Onun yüzünü görenler mutlaka cennete girecektir. Ona
tabi olanlar âhirette Allah'ın zatını görecekler,
ötekiler sıfatta kalacaklardır" gibi düşünceler
hiçbir delile dayanmaz, hayalden ibaret, İslâmın
ruhuna aykırı sözlerdir.
Ba şkasının
sırtından yaşamak, kendini âdeta ulûhiyyet
derecesinde görmek dinle, imanla, bağdaşmaz.
"Tasavvuf, yar olup bâr olmamakt ır.
Gül-ü gülzâr olup hâr olmamaktır!"
Bu eserimizi büyük mutasavv ıf
müfessir Necmu'd-din Dâye Hazretleri'nin bir
kıt'asiyle bitirelim:
"Düşmen-i mârâ
sa'âdet-yâr bâd
Der-cihân ez-'omr
ber-hordâr bâd
Her ki hârî
mî-dihed der-râh-i mâ
Hâri mâ der
râh-i û golzâr bâd!"
Dü şmanımız
bahtiyar olsun Dünyada ömür boyu mutlu olsun Kim
bizim yolumuza diken koyarsa Bizim dikenimiz onun
yolunda gülistan olsun!"
( Şemseddîn
Samî, Kamûsu'l-A'lâm)
|