Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

 

TASAVVUF

Tasavvufun gayesi, nefis terbiye ve tezkiyesine, üstün ahlâka, yani AHLÂK-I MUHAMMEDÎye ermektir. Âdî düşünceleri yürekten söküp atmak, ruhu nefsin egemenliğinden kurtarıp özgürlüğe kavuşturmaktır.

Tasavvuf, mutlak hürriyet yoludur. Her türlü menfaat düşüncesinden, maddî ilgiden azâde olmak, Hak'tan başka hiçbir şeye boyun eğmemek, kıymet vermemek, yalnız Hakk'a teslim olmaktır. Yani tasavvuf, İslâm'ın ma'nâsını gerçekleştirme yoludur.

Yoksa tasavvuf dünyadan tamamen el etek çekip, işi gücü bırakmak ve şuna buna yük olmak, sofu elbisesine bürünerek zühd gösterip insanlardan menfaat sağlamak değildir. Tasavvufta bu gibi hareketler yasaktır.

Kur'ân-ı Kerîm ruhbanlığı emretmediği gibi Hz. Peygamber (s.a.v.) de:

"İnsanın yediği en güzel ekmek, kendi elinin emeğiyle kazandığı ekmektir" demiştir.

Tasavvuf, öyle olgun ve yüksek bir ahlâk yoludur ki bunda ne riyanın, ne de süm'anin izine rastlanmaz. Riya ve süm'ayi önlemek için Melâmetiyye okulu doğmuştur. Tasavvuf, söz yolu değil, hal yoludur. Gerçek tasavvuf, sözün bittiği yerde başlar.

Melâmetiyye okuluna mensup İsmail ibn Nüceyd, bir ihtiyacını karşılamak üzere şeyhine verdiği iki kese altını, şeyhi başkalarına söylediği için geri istemiş ve tekrar gecenin karanlığında götürüp vermiştir.

Tasavvuf er yoludur. Başkalarını nefsine tercih edenlerin yoludur. Onun için mutasavvıfa aynı zamanda fetâ da denir. Fetâ yiğit demektir. Fetâ, yaptığı hiçbir iyilik karşısında menfaat gözetmez, her şeyi sırf Allah rızası için yapar.

Bir teşekkür bile beklemez. Kendini daima iyilik yapmaya adamış kimsedir. Bu hususta Kuşeyrî şunu anlatır:

İbrahim Aleyhisselâm'a bir yolcu gelir. Kendisini misafir etmesini ister. İbrahim Aleyhisselâm, "Dinini değiştirip tevhidi kabul ettiği takdirde, kendisini misafir edeceğini" söyler. Yolcu kabul etmez, gider. Derhal Hz. İbrahim'e hitab-ı izzet şöyle der: "Biz yetmiş yıl, onu inancına bakmadan besledik. Sen ne olurdu bir gececik onu din değiştirme talebinde bulunmadan besleseydin!"

Derhal Hz. İbrâhîm, yolcunun peşinden koşar, onu getirip ağırlar. Yolcu da bu yüksek davranış karşısında tevhîdi kabul eder.

Tasavvuf babalarından Ebu Abdirrahman as-Sülemi, Kitabu'l-Futuvva adlı eserinde fütüvvetin gereklerini sıralar:

Kötülüğe karşı iyilik yapmak, hatâları affetmek, dostlarla iyi geçinmek, herkese iyilik etmek, - zira "Komşusu aç iken kendisi karnını doyuran kimse mü'min değildir" hadîsi bunu âmirdir - dostların kendi malında istedikleri gibi tasarrufta bulunmalarına müsaade etmek, garipleri sevmek, doğru sözlü ve doğru özlü olmak, somurtmamak, dostlarla şakalaşmak, güleç yüzlü olmak, bid'atçilerden, iddiacılardan, insanları kendisine bağlamak ve onların malını almak -yarar sağlamak-gayesiyle kendini zahid gösterenlerden kaçmak.

Tasavvuf söz değil, öz ister. Dış değil, iç ister. Bir Hadis-i Şerifte "Allah sizin şekillerinize ve mallarınıza bakmaz, fakat kalblerinize ve amellerinize bakar" denmektedir. Şeyh Sa'dî der ki:

"Dervişlik yamalı hırka giymek değildir. Temiz derviş ol da ipek giy". Mühim olan devamlı olarak zikir halinde bulunmak, yani daima Allah'ı hatırlamak, her adımını O'nun rızasına uygun atmaktır. Çünkü O, daima bizi gözetlemektedir. Hareketlerini insanların değer ölçülerine göre değil, Allah'ın değer ölçülerine göre ayarlamaktır.

Bir işte Allah'ın rızası varsa başkaları ayıplasa dahi onu yapmaktan geri durmamaktır. Çünkü Kur'ân-ı Kerîm: "Bir kınayıcının kınamasından korkmazlar" diyor.

İslâm tasavvufu, inanan insanları düşman değil, dost eder. Eğer falan okulun mensupları filân okulun mensuplarını ayıplar, onları hor görürlerse bu tasavvuf değildir. Bu İslâm’a aykırı bir davranıştır.

Her okulun mensubu kendi şeyhini kutb-ı zeman biliyor. Gerçi hüsn-i zan beslemek iyi bir şeydir ama, kimin kutup, kimin cennetlik olduğunu ancak Allah bilir. Bir de Peygamber Aleyhisselâm yalnız on kişiyi cennetle müjdelemiştir. Ashab ki onlardan daha üstün veli olamaz. Onların bile sadece on'u cennetle garantilenmiştir. Böyle iken "Benim şeyhim Allah'ın en büyük velisidir. Onun yüzünü görenler mutlaka cennete girecektir. Ona tabi olanlar âhirette Allah'ın zatını görecekler, ötekiler sıfatta kalacaklardır" gibi düşünceler hiçbir delile dayanmaz, hayalden ibaret, İslâm’ın ruhuna aykırı sözlerdir.

Başkasının sırtından yaşamak, kendini âdeta ulûhiyyet derecesinde görmek dinle, imanla, bağdaşmaz.

"Tasavvuf, yar olup bâr olmamaktır. Gül-ü gülzâr olup hâr olmamaktır!"

Bu eserimizi büyük mutasavvıf müfessir Necmu'd-din Dâye Hazretleri'nin bir kıt'asiyle bitirelim:

"Düşmen-i mârâ sa'âdet-yâr bâd

Der-cihân ez-'omr ber-hordâr bâd

Her ki hârî mî-dihed der-râh-i mâ

Hâri mâ der râh-i û golzâr bâd!"

şmanımız bahtiyar olsun Dünyada ömür boyu mutlu olsun Kim bizim yolumuza diken koyarsa Bizim dikenimiz onun yolunda gülistan olsun!"

(Şemseddîn Samî, Kamûsu'l-A'lâm)

 

*