Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

Kur'an'ın işârî mânası ve tasavvufla ilgili bir soru sormak istiyorum. Kesin olmayan kaynaklara göre, bugün sadece İstanbul'da 300 kadar şeyhin bulunduğu söyleniyor. Siz her zaman "İyi bir şeyh olsa ben mürid olmaya hazırım" diyorsunuz. Şeyhlerin çokluğu, hayır ve bereket değil midir? Açıklar mısınız?

Vallahi, âlimlerin çokluğu hayır, berekettir. Eğer âlimler birbirlerine düşman olmaz, birbirini destekler, teyid ederlerse onlar, elbette ki bereket olur. Yani yetişmiş insan ne kadar fazla ise o toplumun istikbali, o kadar garantili olur, güzel olur, yüksek olur. Ama bu âlimler, hegemonya kurmak peşinde iseler ve herkes kendi çevresine cemaat toplama, toplumda etkin olma gayesiyle hareket ediyorsa; bu şeytanlıktır, İslâm da değildir, tam şeytanlıktır. Yani böyle bir şeyin adı tasavvuf da değildir, din de değildir. Maalesef 300 tane filan diyorsun. Güzel de bunların çoğu bir kere, yetişmiş insan değildir. Eskiden, Evliyaullah, atalarımız, büyük İslâm âlimleri veya mutasavvıflar kendi yerlerine insan geçirirken öyle lalettayin, hemen rasgele bir insanı tayin etmezlerdi. Onu yoklarlar, olgunlaştırırlar, zahiren ve bâtınen tüm ilimlerde kemâle erdirdikten sonra ancak ona icazet verirlerdi ve "İcazet sistemi" vardı. Yani diploma sistemi. Aynen okulda diploma alır gibi bir şeyhe gidilir, onun yanında o olgunlaştıktan sonra yani ikmal seyr-i sülukunu tamamladıktan sonra diploma alınırdı ki buna "İcazet" denirdi. Herkese de diploma verilmez. Belki bin tane, beş bin tane mürid olur da iki veya üç tanesine diploma verilir, onun halifesi olurdu. Yani onun adâbını devam ettirirdi. Usul böyle idi.

Cüneyd-i Bağdâdî, Seri es-Sakatî'den ders alırken (Seri, onun dayısıdır), demiş ki; "Allah, seni bir sofi muhaddis değil, bir muhaddis sofi yapsın". Bunun mânası şu: Yani önce şeriatı öğren, sonra tasavvufa gir ki tasavvufun yanlışlarını anlayasın. Ama önce tasavvufa girer de sonra dini öğrenirsen hep dini tasavvuf açısından değerlendirirsin. O zaman yanlış yargılara varırsın. İşte etrafına cemaat toplayan insanların pek çoğu, İslâm'dan habersiz işler yaptıkları için, dine ne kadar yanlışlıkların ilave edildiğini görüyorsunuz. Onlardan bazılarına göre din, sadece sakaldan, cübbeden, sarıktan ibaret oluyor. Adam diyor ki; "sarıkla namaz kılan 27 derece daha fazla sevap kazanır". Bir rivayete göre; "70 derece daha fazla sevap kazanır". Bu iki görüş de uydurmadır. İşte bu uydurma hadislere dayanarak bir itikad doğmuş oluyor. İslâm âlimlerinin mevzu hadis kitaplarına bakılırsa bunların uydurma oldukları anlaşılacaktır. Yani Peygamber, niye desin ki; "sarığı ile namaz kılan 27 derece daha fazla sevap kazanır?" Sarıkla ne alakası var, namazın? Namazda Allah, insanın sarık ve cübbesine bakmaz, gönlüne bakar, gönlüne!.. "Namazı, beni anmak için kıl" diyor Allah. Allah'ı anmak ne ile olur? Gönlü ile olur. "Ancak Allah'ı anmakla kalpler huzura erer" buyuruluyor. Eğer sarık, namazın derecesini artırsaydı Hicaz'da tavaf esnasında, daha doğrusu hacda ihramda iken insanların başına sarık sarması gerekirdi. Halbuki ihramda sarık sarmak haramdır. Hacda sarık saran kimse, cinayet işlemiş olur ki deve kesmesi lazım. Orada sarığı filan bırak, herşey çıkarılıyor. İki tane havluya bürünüyor insan. "Hiçbir şeyim yok, yani dikişli elbisem filan yok, dünyadan uzağım" demek oluyor. İnsan orada, sadece gönlünü Allah'a götürüyor. Binaenaleyh, önemli olan şekil değildir, öyle sarık-cübbe meselesi değildir. Bunlarla insan, Allah katında derece almaz. Çünkü Allah, insanların suretlerine, şekillerine, mallarına bakmaz. Fakat gönüllerine bakar.

    "O gün ne mal, ne evlat fayda vermez. Ancak Allah'a selim kalb getiren huzura erer". Birçok âyetin sonu: "Allah, gönüllerin içinde olanı bilir" şeklinde bitmektedir ki bu, gayet güzel bir mesajdır. Yani Allah, sizin gönlünüze bakıyor, ruhunuza bakıyor. O halde ruhu temizlemek lazım. Zaten bütün ibadetlerin esası da, temel amacı da ruhu temizlemektir. Evet, işte bu, şeyhlerin fazlalığı ile olmuyor. Kaliteli insanlar, kaliteli mürşidler yok mudur? Elbette ki var. İşte onlar, insanlara din ve iman taşırlar. Biz de öyle bir zatın halkasında bulunduk. Dizinin dibinde oturduk. Yıllarca ondan ilim ve irfan öğrendik. Ondan bağnazlık gelmiyordu. Ondan yobazlık taşmıyordu. İnsanlara rehavet, insanlara şefkat, insanlara hoşgörü, ne bileyim ben, hep insanlara iyilik düşünceleri yayılıyordu. Yani biz bugün, bir şeyler biliyorsak temeli oraya dayanıyor.

 

*