|
Kur'an'ın
işârî mânası ve tasavvufla ilgili bir soru sormak
istiyorum. Kesin olmayan kaynaklara göre, bugün
sadece İstanbul'da 300 kadar şeyhin bulunduğu
söyleniyor. Siz her zaman "İyi bir şeyh olsa ben
mürid olmaya hazırım" diyorsunuz. Şeyhlerin çokluğu,
hayır ve bereket değil midir? Açıklar mısınız?
Vallahi, âlimlerin çokluğu hayır, berekettir. Eğer
âlimler birbirlerine düşman olmaz, birbirini
destekler, teyid ederlerse onlar, elbette ki bereket
olur. Yani yetişmiş insan ne kadar fazla ise o
toplumun istikbali, o kadar garantili olur, güzel
olur, yüksek olur. Ama bu âlimler, hegemonya kurmak
peşinde iseler ve herkes kendi çevresine cemaat
toplama, toplumda etkin olma gayesiyle hareket
ediyorsa; bu şeytanlıktır, İslâm da değildir, tam
şeytanlıktır. Yani böyle bir şeyin adı tasavvuf da
değildir, din de değildir. Maalesef 300 tane filan
diyorsun. Güzel de bunların çoğu bir kere, yetişmiş
insan değildir. Eskiden, Evliyaullah, atalarımız,
büyük İslâm âlimleri veya mutasavvıflar kendi
yerlerine insan geçirirken öyle lalettayin, hemen
rasgele bir insanı tayin etmezlerdi. Onu yoklarlar,
olgunlaştırırlar, zahiren ve bâtınen tüm ilimlerde
kemâle erdirdikten sonra ancak ona icazet verirlerdi
ve "İcazet sistemi" vardı. Yani diploma sistemi.
Aynen okulda diploma alır gibi bir şeyhe gidilir,
onun yanında o olgunlaştıktan sonra yani ikmal seyr-i
sülukunu tamamladıktan sonra diploma alınırdı ki
buna "İcazet" denirdi. Herkese de diploma verilmez.
Belki bin tane, beş bin tane mürid olur da iki veya
üç tanesine diploma verilir, onun halifesi olurdu.
Yani onun adâbını devam ettirirdi. Usul böyle idi.
Cüneyd-i Bağdâdî, Seri es-Sakatî'den ders alırken
(Seri, onun dayısıdır), demiş ki; "Allah, seni bir
sofi muhaddis değil, bir muhaddis sofi yapsın".
Bunun mânası şu: Yani önce şeriatı öğren, sonra
tasavvufa gir ki tasavvufun yanlışlarını anlayasın.
Ama önce tasavvufa girer de sonra dini öğrenirsen
hep dini tasavvuf açısından değerlendirirsin. O
zaman yanlış yargılara varırsın. İşte etrafına
cemaat toplayan insanların pek çoğu, İslâm'dan
habersiz işler yaptıkları için, dine ne kadar
yanlışlıkların ilave edildiğini görüyorsunuz.
Onlardan bazılarına göre din, sadece sakaldan,
cübbeden, sarıktan ibaret oluyor. Adam diyor ki;
"sarıkla namaz kılan 27 derece daha fazla sevap
kazanır". Bir rivayete göre; "70 derece daha fazla
sevap kazanır". Bu iki görüş de uydurmadır. İşte bu
uydurma hadislere dayanarak bir itikad doğmuş
oluyor. İslâm âlimlerinin mevzu hadis kitaplarına
bakılırsa bunların uydurma oldukları anlaşılacaktır.
Yani Peygamber, niye desin ki; "sarığı ile namaz
kılan 27 derece daha fazla sevap kazanır?" Sarıkla
ne alakası var, namazın? Namazda Allah, insanın
sarık ve cübbesine bakmaz, gönlüne bakar, gönlüne!..
"Namazı, beni anmak için kıl" diyor Allah.
Allah'ı anmak ne ile olur? Gönlü ile olur. "Ancak
Allah'ı anmakla kalpler huzura erer" buyuruluyor.
Eğer sarık, namazın derecesini artırsaydı Hicaz'da
tavaf esnasında, daha doğrusu hacda ihramda iken
insanların başına sarık sarması gerekirdi. Halbuki
ihramda sarık sarmak haramdır. Hacda sarık saran
kimse, cinayet işlemiş olur ki deve kesmesi lazım.
Orada sarığı filan bırak, herşey çıkarılıyor. İki
tane havluya bürünüyor insan. "Hiçbir şeyim yok,
yani dikişli elbisem filan yok, dünyadan uzağım"
demek oluyor. İnsan orada, sadece gönlünü Allah'a
götürüyor. Binaenaleyh, önemli olan şekil değildir,
öyle sarık-cübbe meselesi değildir. Bunlarla insan,
Allah katında derece almaz. Çünkü Allah, insanların
suretlerine, şekillerine, mallarına bakmaz. Fakat
gönüllerine bakar.
"O gün ne mal, ne evlat fayda vermez. Ancak
Allah'a selim kalb getiren huzura erer". Birçok
âyetin sonu: "Allah, gönüllerin içinde olanı
bilir" şeklinde bitmektedir ki bu, gayet güzel
bir mesajdır. Yani Allah, sizin gönlünüze bakıyor,
ruhunuza bakıyor. O halde ruhu temizlemek lazım.
Zaten bütün ibadetlerin esası da, temel amacı da
ruhu temizlemektir. Evet, işte bu, şeyhlerin
fazlalığı ile olmuyor. Kaliteli insanlar, kaliteli
mürşidler yok mudur? Elbette ki var. İşte onlar,
insanlara din ve iman taşırlar. Biz de öyle bir
zatın halkasında bulunduk. Dizinin dibinde oturduk.
Yıllarca ondan ilim ve irfan öğrendik. Ondan
bağnazlık gelmiyordu. Ondan yobazlık taşmıyordu.
İnsanlara rehavet, insanlara şefkat, insanlara
hoşgörü, ne bileyim ben, hep insanlara iyilik
düşünceleri yayılıyordu. Yani biz bugün, bir şeyler
biliyorsak temeli oraya dayanıyor.
|