Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

Özellikle "İşârî Tefsir" ve "Tasavvuf" konusunda büyük çalışmalarınız var. Nedir "İşârî Tefsir", gerekli midir?

Efendim İşârî Tefsir konusunu açıklamam için geniş zaman lazım. Kısaca açıklamaya çalışacağım: İşârî Tefsir, Kur'ân-ı Kerîm'in zahir lafzı, zahir mânası ile değil de işârî yolla, yani işaret ettiği noktaları yakalamak demektir. Buna bir örnek vermek istiyorum. Meselâ Kur'ân-ı Kerîm diyor ki: "Allah'ın, gönlünü İslâm'a açtığı kimse huzur içerisindedir".

"Allah, kimi şaşırtmak isterse onun göğsünü, sanki göğe çıkıyormuş gibi dar ve tıkanık yapar". Şimdi demek ki göğe çıkan insanın göğsü, dar ve tıkanık olur. Bu âyette, huzursuz ve imansız olan insanın böyle sıkıntı ve bunalım içerisinde kalacağı, huzursuzluk içerisine düşeceği anlatılıyor. Ama bu, âyetin zahirî yani açık olan mânasıdır. Fakat âyetin işaretinde göğe çıkıyormuş gibi insanın nefesinin daralacağı izah ediliyorsa, demek ki göğe doğru çıktıkça insanın nefesinin daralacağı kuralı ortaya çıkıyor. Yani yükseğe çıktıkça hava basıncı düşeceği için nefes darlığı olur. İşte bundan, yükseldikçe, yükseğe çıktıkça hava basıncının düşeceği mânası da anlaşılır. Ama bu, coğrafî bir kuraldır. Daha doğrusu bir fizik kuralıdır. Kur'ân-ı Kerîm'de, doğrudan fizik kuralı yok ama işaret yolu ile bu fizik kuralını anlıyoruz. Yani Kur'ân-ı Kerîm, bu kurala bir gönderme yapmış oluyor. Tabii bunu anlayan anlar. Fizik kanun ve kurallarını bilmeyen bir insan, böyle bir mâna çıkaramaz. İşte bu tür mâna çıkarmaya, yakalamaya, işârî mâna diyoruz. İşte daha ziyade mutasavvıflar, Kur'an âyetlerinden, o zahirî anlamdan ayrı olarak böyle işârî mânalarla, insanın ruhundaki güçlere işaretler bulmuşlar ve birtakım ruhânî mânalar çıkarmışlardır. Bir örnek vereyim:

"Siz Allah'a bile bile nidler koşmayın", "Nid", zıt/eş demektir. Yani "Allah'a ortaklar koşmayın. Allah'ın yanında başka tanrılar edinmeyin" demektir. Sehl b. Abdillah et-Tüsterî (283 yahut 293/896 yahut 905), bu âyeti okurken: "Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayın, ne kadını ortak koşun, ne parayı ortak koşun. En büyük şirk de insanın kendi kendisine tapmasıdır. Yani kendi nefsini tanrı yapmasıdır. Şimdi, "kendi nefsini tanrı yapma" şeklinde bir mâna sahabiler zamanında anlaşılmamıştır. Sehl b. Abdillah et-Tüsterî, böyle bir mâna vermiştir. İşte bu işârî mânadır. Kur'ân-ı Kerîm'de, bu mânayı destekleyen Casiye Sûresinde: "Hevasını tanrı edinen kimseyi gördün mü?" âyeti var. Heva, nefis demektir. Yani "heva", insanın keyfi, arzusu demektir. Arzusunu tanrı edinen, yani nefsini, bencilliğini tanrı edinen kimseyi gördün mü? Demek ki Kur'an'da, bazı insanların kendi arzusunu, bencilliğini, keyfini tanrı edindiği, ona taptığı açıklanıyor. İşte Sehl b. Abdillah et-Tüsterî'nin yakaladığı bu işârî mâna, Kur'an'ın ruhuna uygundur ve sahihtir. İşte işârî mâna bu. Yani zahir lafızda ilk anda o mâna anlaşılmaz. Fakat işaret yoluyla öyle bir mana çıkarılır. Fakat bu tabii herkesin zevkine göre değişir. Yalnız işârî mânanın makbul olabilmesi için dediğim gibi o mânanın sahih olduğuna dair bir delil olması lazım bir. İkincisi, âyetin zahirine, dış mânasına aykırı olmaması lazım. Bu şartlar olursa işârî mâna da geçerlidir. Gerekli midir? Evet, gereklidir. Çünkü herkesin Kur'an anlayışı bir değildir. Yani ilmi basit veya düşüncesi basit insanlar var. Onlar, Kur'an okurlar. İşte üstünkörü bir mâna anlarlar. Ama bir de daha derin düşünceli insanlar vardır. Bu sahâbîler arasında da vardı. Onlar Kur'an'ı okudukları zaman, Kur'an'ın zahir anlamından başka, yani daha batın, temel iç mânalar da anlarlar. Nitekim Nasr Sûresi (110. sûre); "Allah'ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah'ın dinine girdiklerini gördüğün zaman, Rabbini överek tesbih et, ondan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeyi kabul edendir", indiği zaman, bir rivayete göre Hz. Peygamber'in amcası Abbas'ın bir rivayete göre de ağladığı görülmüş. Hz. Ebû Bekir'in "Niye ağlıyorsun?" diye sorulunca, "tamam olan şey, eksiğe döner" diye cevap vermiş. Yani demek ki din tamamlandı, insanlar dalga dalga İslâm'a girdiler. O halde bundan Resûlullah'ın vefatına işaret sezilmektedir. Bakın işte bu, işârî mânadır.

 

*