Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

Kuvvetli bir hafız olduğunuzu, Kitab-ı Mukaddes ve Kur'an'ı iyi bildiğinizi, tetkik ettiğinizi, yıllardır Türkiye dahil çeşitli ülkelerin İlahiyat Fakültelerinde Tefsir Dersleri verdiğinizi biliyoruz. Sizce günümüz insanlarının tabii olan ilâhî prensiplerden sapmalarının sebepleri nelerdir? Bir eğitimci olarak bu engellerin kaldırılması için neler önerirsiniz?

Efendim, Kitab-ı Mukaddes'i de okumuşumdur. Yani Tevrat'ı, İncil'i birkaç kere okudum. Kur'ân-ı Kerim'i de Allah'a çok şükür ezbere biliyorum. Yani o konuda kendime güveniyorum. Bunların ruhu, bu üç kitabın da ruhu aslında, temelde birdir. Zaten bunları indiren tek varlık, lâ teşbîh, bunların yazarı diyelim, aynı, kaynağı aynıdır. Bunların hepsi Allah'tan geldiğine göre, bunların ruhunun ayrı olması da mümkün değil. Fakat insanlar, dini, o gelen evrensel dini, egoizmleri sonunda, bencillikleri neticesinde, bağnaz yorumlarla bencilleştirmişler, millileştirmişler. Yani evrenseli, millileştirmişler. Tabii din, millileşince de, insanlar arasına; "benimki daha üstün, seninki daha ehven" gibi övünmelere, sonunda kavgalara müncer olmuş, insanları savaşlara kadar da götürmüş. Din değil, insanların yanlış yorumları, insanları savaşa kadar götürmüş. İşte tarihte Haçlı savaşları var. Bu, ayrı dinler arasında meydana gelen savaşlar. Bir de aynı din mensupları içerisinde meydana gelen savaşlar da var. Mezhep savaşları, bizim İslâm âleminde olmuştur. Sünnî-Şiî, bilmem Alevî-Sünnî çekişme ve çatışmaları olmuştur. Avrupa'da, Protestan-Katolik çekişmeleri. Hâlâ İrlanda'da bu çekişmeler devam etmektedir. Bunların hepsi, neden? Allah, dini insanlara, onları barıştırmak için, kardeş yapmak için göndermişken bakın din, yanlış yorumlanınca nasıl düşmanlık vasıtası yapılıyor? Kabahat dinde değil, insanların dini bozmalarındadır.

Şimdi ne yapılacak? İşte tekrar dinin ruhuna dönülecek ve bu ilâhî mesajların ruhu anlaşılmaya çalışılacak. Ruhu anlaşıldığı zaman, anlaşılacak ki hepsi birbirinin misalleridir. Şimdi bir şehir var. Bu şehre giden yollar vardır.

    "Bize, bizim yolumuza cihad edenleri, çaba harcayanları, mücahede edenleri, biz onlara yollarımızı gösteririz" (Ankebut Sûresi: 29/69). Şimdi bütün maksat, tevhid dini ile Allah'a ibadete ve Allah'ın rızasını kazanmaya yöneltmektir. Kimisi filan yolda meselâ diyelim ki Ankara yolu üzerinde gelir İstanbul'a. Kimisi, Edirne yolu üzerinde gelir İstanbul'a. Kimi, Şile yolu üzerinde gelir, kimisi Çorlu'dan gelir İstanbul'a. Kimisi Tekirdağ'dan gelir, İstanbul'a. Yollar değişik ama hedef nedir? Hedef aynıdır. Mevlânâ, Mesnevî'sinde diyor ki:

"Birbirinin dillerini bilmeyen dört arkadaş varmış. Bunlar bir miktar para bulmuşlar. Birisi Türk, birisi Arap, birisi İranlı, birisi de Rum. Arap diyor ki, bu para ile "ineb" alalım. Öbürü Fars da diyor ki bu para ile "engübin" alalım. Türk de diyor ki bu para ile "üzüm" alalım. Rum da işte kendi dili ile üzüm alınmasını istemiş. Derken bu dört kişinin de dilini bilen biri gelmiş. Çekişmelerinin sebebini sormuş. Her biri kendi dili ile isteğini belirtmiş. Adam, "verin bana parayı" diyor ve parayı alıp gidiyor. Manavdan üzüm alıyor. "Bu değil mi istediğiniz?" diyor. Böylece olay manavda bitiyor". Demek ki herkesin istediği bir, ama ifade ediş tarzı muhtelif. İşte o ifade ediş tarzını birleştirirsek, yani birbirimizi anlarsak herşey hallolur.

 

*