|
ONDOKUZ SAYISI
VE ŞİFRECİLİK SAFSATASI
Müddessir:
4/27-30ncu âyetlerde, Peygamber'i yalanlayan, ona
gelen vahiylere büyü diyen kimsenin; önüne gelen
her şeyi yakan, geriye hiçbir şey bırakmayan,
derileri kavurarak insanın biçimini bozan,
değiştiren, üzerinde on dokuz zebânînin bulunduğu,
bu acımasız muhafızların yönettiği Sekar'a yani
cehenneme atılacağı vurgulanıyor.
4/31nci âyette
cehennem zebânîlerinin melek olduğu; bunların
sayısının, Kitâp ehli ve müminler için kesin inanç
vesîlesi, hasta yürekliler ve kafirler için de
sınav olduğu; Allah'ın askerlerinin sayısını
yalnız kendisinin bileceği vurgulanmaktadır.
Aleyhâ tisate
aşer: Üzerinde ondokuz (muhafız) vardır. (Müddessir:
4/30) âyetinde geçen ondokuz sayısı, daha sonra
ondokuz sayısına kutsallık veren bir akımın
doğmasına neden olmuş, 20nci asrın sonlarında da
bu sayının Kurânın kodu olduğu, Kurânın
bununla kodlandığı görüşü ortaya atılmıştır.
Bu akımın
menşei:
19 sayısını ilk
defa kutsallaştıran, Bahâîlerdir. Önce Mirza Alî
Muhammed (20 Ekim 1819-1850) tarafından, mehdîye
açılan kapı anlamında Bâbîlik adı altında İranda
kurulan bu hareket, daha sonra Bahâullah sıfatıyla
anılan Mirza Hüseyin Alî Mâzenderânî en-Nûrî (12
Kasım 1817-29 Mayıs 1892) tarafından Bahâîlik adı
altında sürdürülmüştür.
Her harfin ve
sayının ayrı bir özelliği ve değeri olduğuna
inanan Babî veya Bahâîlere göre 19 sayısı
mukaddestir ve her şey bu sayıya dayalıdır. Yıl 19
ay, aylar 19 gündür. Her 19 gün sonunda bir
Bâbîye ikramda bulunmak zorunludur. Her Bâbî, en
çok 19 kitaba sahip olabilir. Katil, 19 yıl cinsel
ilişkiden uzak durur. Oruç 19. ay olan Alâ ayında
(2-21 Mart) 19 gün olarak tutulur. Gelirin
%19undan hakkullah denilen bir vergi alınır.
Bahâîlere göre
bütün dinler, sadece Bahâullahın ortaya çıkması
için birer başlangıç olduğundan hepsi eksiktir,
ancak Bahânın gelişiyle tamamlanmıştır. Bahâdan
sonra da peygamberler gelecektir. Peygamberleri
Tanrı zuhuru gören Bahâîlere göre, Bahâdan
sonraki Tanrı zuhuru, 1000 yıldan önce
olmayacak(yani Bahânın peygamberliği bin yıl
sürecek)tir.
Hz. Muhammedin,
hâtemun-nebiyyîn olması, ondan sonra resuller
gönderilmesine engel değildir.
Kabbalizmden
kaynaklanan Cifr İlmi:
Bazı
mutasavvıflarda da cifr ilmi denilen, harflerin
sayısal değerinden birtakım kehanetlerde bulunma
eğilimi vardır. Sonunda peygamberliğini iddia eden
Fazlullah Esterâbâdî bunlardandır. Ünlü mutasavvıf
şair Niyâzî-i Mısrî'de bu eğilim oldukça fazladır.
O kadar ki Niyâzî, cifr gibi Kabbalizm kökenli
hayali bir bilgiye dayanarak Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyn'in resul değil fakat nebî anlamında
peygamber olduklarını, Kur'ân âyetlerini istediği
gibi evirip çevirerek ispata çalışır. Herhalde bu
tür aşırı düşüncelerinden ötürü kendisine karşı
gelen Şeyhül-İslâm Vânî Efendi'yi de Kitap ehliyle
çarpışan müşrik Farslarla eş tutar, onun
karşısında kendisini gerçek Müslüman pozisyonunda
görür. Vaktiyle İrfan Sofraları adıyla dilimize
çevirdiğimiz "Mevâidu'l-İrfân" adlı eserinin
59'ncu Sofrasında Niyâzî şöyle diyor:
"Kur'an'da Hasan'la
Hüseyn'in şerefini gösteren âyetler çoktur. Bakara
Suresi'nde: 'Allaha, bize indirilene,
İbrâhîme, İsmâîle, İshaka, Yakuba ve sıbt(torun
kabîle)lere indirilene, Mûsâ ve Îsâya verilene ve
(diğer) peygamberlere Rableri tarafından verilene
inandık, onlar arasında bir ayırım yapmayız, biz
Allaha teslîm olanlarız.' deyin." (Bakara:
92/136), Nisa Suresinde: "Biz, Nûha ve
ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz
gibi, sana da vahyettik. Nitekim İbrâhîme, İsmâîle,
İshaka, Yakûba, sıbtlara, Îsâya, Eyyûba,
Yûnusa, Hârûna, Süleymana da vahyetmiş ve
Dâvûda da Zeburu vermiştik. Daha önce sana
anlattığımız elçilere ve sana anlatmadığımız
elçilere de (vahyetmiştik). Ve Allâh Mûsâya da
konuşmuştu." (Nisâ: 98/163-164)
el-Esbât'ta elif
lâm cins içindir. Çünkü lâm-i ta'rifte aslolan
cins için olmaktır. Önce sarahaten veya delâleten
bir delil geçerse o zaman ahd-i haricî veya ahd-i
zihnî için olabilir. Burada böyle bir şey
olmadığına göre demek cins içindir. Buna göre
Hasan'la Hüseyn, esbât'ın kapsamına girer. Bunu
inkâr, cehalet, hased ve inad eseridir. Yüce
Allah'ın: "(İnsanları) Allah'a çağıran, iyi iş
yapan ve 'Ben Müslümanlardanım' diyenden daha
güzel sözlü kim olabilir?" (Fussilet: 33)
âyeti de onların şerefini gösterir. (kavlen)in
sayısı, kafsız otuz yedidir. Kafın ismi seksen
birdir. Hepsi Hz. Hasan'ın isminin sayısıdır.
Kafın onda biri buna ilâve edilirse 128 eder ki
Hz. Hüseyn'in isminin sayısıdır. O zaman âyetin
manası: "İki Hasan'ın risaletleri şerefine
çağırandan daha güzel sözlü kim olabilir? (yani
kimin sözü Allah için Hasan ve Hüseyn'in
risaletine çağırandan daha güzeldir?)" demek olur.
"Yavme ye'tî ba'du
âyâti rabbik: Rabbinin bazı âyetleri geldiği gün
daha önce inanmamış veya imanında bir hayır
yapmamış kimsenin imanı kendisine fayda vermez. De
ki: 'Bekleyin, biz de bekleyenleriz." âyeti de
onların şerefine delâlet eder. "Ba'du âyâti
rabbik: Rabbinin bazı âyetleri" sözünün sayısı,
108 (yüz sekiz)dir. Bir müdğam isim ondur. 118
(Yüz on sekiz) eder; Hasan'ın ismi çıkar. İki
müdğam isim ile Hüseyn ismi çıkar: (128)
Âyet şunu gösterir
ki: İki Hasan (Allah'ın salât ve selâmı her
ikisine)ın risalet derecesinde oldukları bir
nefiste meydana çıkarsa -bu şahıs kim olursa
olsun, ister âlimlerden, ister cahillerden olsun-
onların bu mertebelerine inanmayan insana birinci
imanı fayda vermez. Çünkü Risalet, Allah'ın
âyetlerinden bir âyettir. Hisanu'l-Mesâbîh'te
Ya'la ibnu Murre yoluyla Hz. Peygamber(s.a.v.)den
şu Hadis rivayet edilir: "Hüseyin bendendir; ben
Hüseyindenim. Hüseyini seveni Allah sever.
Hüseyin, Esbattan bir sibttir."
Elhamdülillah,
elhamdülillah eğer Mısrî'nin inancını sorarsanız,
o, yetmiş altı yaşına gelmiştir. Bütün ömründe
sahih bir inanç bulmaya çalıştı. Nihayet şuna
inandı ve dedi: "Allah'tan başka İlah olmadığına,
Muhammed'in Allah'ın elçisi olduğuna, Hasan'la
Hüseyn'in, O'nun torunları ve Allah'ın
peygamberlerinden iki peygamber olduklarına
şehadet ederim. Allah'ın salât ve selâmı her
ikisine, salâtların en efdali dedeleri olan
Peygamberlerin Hatemi Muhammed'e, bütün
peygamberlere ve resullere, onların âline ve
ashabına hamd de âlemlerin Rabbine olsun."
Peygamber'in:
"Benden sonra peygamber gelmeyecektir." (Kenz:
15, no. 43638) sözü ise şu anlamı taşır: Benden
sonra benim şeriatime muhalif bir şeriat
gelmeyecektir. Onlar evvel ve âhir dedelerinin
şeriatleri üzerinde idiler. Her ikisi de
dedelerinin yolunda gitmişlerdir. Binaenaleyh
onlar ile taaddüt ve tekessür lâzım gelmez
(peygamberlerin sayısı artmaz). Nitekim Allah
Teâlâ: "Her başağında yüz tane bulunan yedi
başak bitiren bir tane gibidir" buyurmuştur.
Âyetteki habbetin sözü, teklik ifade eden
nekiredir. Yedi başak, habbenin parçalarıdır. İki
dal ile son peygamber çoğalmış olmaz. Allah
buyurmuştur: "Onların Tevrât'taki vasıfları ve
İncîl'deki vasıfları da şöyle bir ekin gibidir ki,
filizini çıkardı, onu güçlendirdi, kalınlaştı,
derken gövdesinin üstüne dikildi, ekincilerin
hoşuna gider, onlara karşı kâfirleri de
öfkelendirir bir duruma geldi. Allâh onlardan
inanıp iyi işler yapanlara mağfiret ve büyük
mükâfât va'detmiştir." (Fetih: 29) Allah
feâzerehu (güçlendirdi) dedi, fekesserehu
(çoğalttı) demedi. Bundan anlaşıldı ki onlar,
dedelerinin son peygamberliğini bozmazlar. Hatm
birdir. Onlar da tek olan son peygamberin iki
dalıdır. Allah Teâlânın: "De ki: Allah'ın
fazlı ve rahmetiyle sevinsinler. Bu, onların
toplayıp yığdıklarından hayırlıdır." (Yûnus:
51/58) âyeti de böyle, onların şerefine delildir.
"Kul bifadlillah" sözü, lâmların tekerrürü
nazara alınmazsa şu harflerden teşekkül eder: Lâm
ba, fe elif, he. Bunların sayısı yüz on sekizdir
ki Hasan'ın ismidir. Rahmetihî harflerinin
isimleri de ye (re?), hı, mîm, ye (?) dir. Bundan
bilindi ki Allah'ın fazlı Hasan, rahmeti de
Hüseyn'dir. Yani onlara imanla sevinsinler.
Onlara iman, mal ve faydasız ilim yığmaktan
hayırlıdır, demek oluyor. Hasılı onların
veraseten risaletlerine tanıklık eden âyetler
çoktur. Biz bunlarla yetindik. Allah gerçeği
söyler, O, yola iletir."
Mısrî, eserinin
69'ncu sofrasında da savaşta yenik düşen Rumların,
bıd' (küsur) yıl içinde Farsları yeneceklerini, o
gün müminlerin sevineceklerini bildiren âyetleri
de yine bu doğrultuda te'vîl ediyor:
Çoğu bilginler bu
âyetlerin isimsel anlamından ğafilûn
(gafildirler). Bundan dolayı ömürlerini dünya
sevgisi, mal yığma ve mevki sahibi olma sevdasıyla
geçirirler. Bu, onların âhiretten son derece gafil
olmalarından ileri gelir.
Bil ki: Gafilun'un
mazisi ğafele'dir. Ğafele'nin hemzeli olarak soyut
isimleri(nin sayısal değeri) şöyledir: S. a, e, mâ=103.
Ğaynla beraber: Ğayn, a, e, mâ=103. el-Âhir de: a,
khı, râ, a, lâm= 1104. İnsanların gafil olup
bilmedikleri bu isimler , Allah'ın, Âdem'e öğretip
sonra meleklerden sorduğu isimlerdir. Bu isimler
bilgisi, Kur'ân ve Hadîsin ve benzerlerinin içsel
bilimidir.
Meselâ surenin
başından (ğalebihim)e kadar yüzler esmasının
elifsel değeri: Sîn, elif, elif, elif, he,
sîn=128'dir (Hüseyin)in sayısal değeri de 128'dir.
Yüce Allah'ın: Elm. Ğulibe= 1103 eder. Edna'1-ard=1097'dir.
Müminlerin hemzesel isimleri de (yahut yüz
isimleri de hemzesel olarak: Elif, hemze, he=7;
1097+7=1104 Bu gösteriyor ki onların risaletleri
ilk defa Recep ayında, son defa da Muharremü'l-Haram'da
meydana çıkacaktır. ve hum: Vav, he, mîm= 118;
Hasan: 118. Yine "Bu(yenilgileri)nden önce de,
sonra da emir Allâh'ındır (ferman O'nundur). O gün
müminler sevinir(ler): Allâh'ın yardımıyla.
(Allâh) Dilediğine yardım eder. O, galiptir,
esirgeyendir." âyetinin yüzler üzerinden hemzesel
isimleri de: elif, hemze, fa, la, elif, hemze,
elif=118; Hasan= 118.
Buna göre surenin
başından (Ve hum ani'1-âhireti hum ğafilûn:
Onlar âhiretten gafildirler)a kadar olan
âyetlerin manası şöyledir: Yani Hicrî sene
1103(bin yüz üç)e eriştiği zaman Hasan ve Hüseyin
(Allah'ın salâtları ve selâmı her ikisine)
risaletleri ulu Kur'an ile ispat edilip Vanî Farsı
yenilgiye uğratılacaktır.
Hele bak ki Mekke
müşrikleri Rum Farsını nasıl kendilerinden
saydılar ve onların, ehl-i kitap ordusunu
yenmelerine sevindilerse, Allah Teâlâ da
mü'minlere bin yüz üç veya bin yüz dörtte yardım
edeceğini va'detti. Allah va'dini tuttu, "velâ
teniyâ fi zikrî: Beni anmakta Vânî (gevşek)
olmayın" kavl-i kerimiyle (değerli sözüyle)
Vanî'nin yenilgisini ispat etti, "el-esbât"
yüce sözüyle de Haseneyn'in (Hasan-Hüseyn'in)
galibiyetini meydana çıkardı. El-esbattaki elif
lâmın cins için olduğunu (yani bütün torunları
kapsadığını) Hadis teyid etmektedir. Çünkü Hz.
Peygamber (s.a.v.) "Hüseyn esbâttan bir sibttır"
buyurmuştur (Tirmizî, Menâkıb: Menâkıbu'l-Hasan
ve'l-Huseyn, No. 3775; Kenz: 12/116, No. 34264.
Ya'la ibn Murre'nin rivayet ettiği hadisi Buharî
Edeb'de, Beyhakî ve Hakim de saptamışlardır).
Vânî milleti ise
Kur'an'la reddedilmiş bulunan Vânî'yi peygamber
edindiler de Kur'an'ın nassıyla risaletleri
tamamen sabit olan Haseneyn (Allah'ın salâtları ve
selâmı her ikisine olsun)in risaletlerini inkâr
ettiler.
Allah Teâlâ'nın
"fî bıd'i sinîn" kavline gelelim: Bıd'(ın
sayısal değeri): 872 (sekiz yüz yetmiş iki)dir.
al-Hasan, al-Huseyn esması da sekizyüz yetmiş
ikidir. Buna göre bıd', al-Hasan, al-Hüseyndir.
Yani onların risaletleri al-Âhir'de zuhur ettiği
zaman Fars (Vanî) yenilecektir.
Mısrî'nin bu görüşü
çok hatâlı ve tamamen safsatadır. Böyle indî
tevilleri, düşünen bir mantık nasıl alıyor,
anlamıyorum? Bu ebced hesabı ile Hz. Hasan'la
Hüseyn'in peygamberliğine hükmetmek ne demek?
Ebced hesabıyla Allah kelâmının ne münasebeti var?
Peki ismi Hasan veya Hüseyin olan bir başkası da
bu takdirde peygamberlik iddia edemez mi? Sonra
bir kere bu ebced hesapları dahi tutmuyor,
yanlıştır. Kaf ismi yüz seksen bir iken, seksen
bir kabul edilmiş. Bazı yerde aynı kelimeyi yüz on
sekiz, bazı yerde yüz yirmi sekiz çıkarıyor.
Evirip çeviriyor. Bir müdgam isim katıyor, bir
müdgam isim çıkarıyor, istediği gibi oynuyor
(tıpkı şimdiki şifrecilerimizin yaptığı gibi).
Hz. Hasan ve Hz.
Hüseyin, Resul-i Ekrem'in mübarek torunlarıdır.
Müslümanlar onlara son derece hürmet beslerler ve
onları severler. Hattâ Kerbelâ vak'ası, aradan bu
kadar zaman geçmesine rağmen hâlâ her hatıra
geldikçe Müslümanların yüreklerini kanatmaktadır.
Ama onların peygamber olduklarını söylemek,
Kur'ân'a, Hadise ve Müslümanların icma' halindeki
itikadlarına aykırıdır. Kur'ân: "Muhammed,
sizden kimsenin babası değil, fakat Allah'ın
Resulü ve peygamberlerin hatemi (mührü veya
sonuncusudur)." buyuruyor.
Nice âyet ve
Hadisler O'nun âlemlerin rahmeti, insanlığın son
peygamberi olduğunu ifade etmektedir. Hal böyle
iken hiçbir delil olmadan sadece indî ve cifir
gibi hayalî şeylere dayanarak Müslümanların
itikadlarına zarar veren bu iddiayı ortaya atmak,
Niyazî'ye yakıştırılamayacak bir harekettir.
Mısrî bu
iddiasını, Kur'an-ı Kerim'de geçen el-esbât
kelimesine ve ebced hesabından doğan cifir ilmine
dayanarak ispata çalışıyor. Bir kere el-esbât:
önceki peygamberlerin, peygamber olan torunlarını,
daha doğrusu o peygamberlerden türeyen kabileleri
kastediyor. Kelime Tevrât kökenli olan kelime,
Tevrât'ta, peygamber atalardan türemiş kabileleri
ifade eder. Bu kelimedeki el ta'rif harfi,
kelimeyi sınırlamış ve belirlemiştir. (Yani o
bilinen torun kabileler) demektir. Bütün torunları
kapsamaz. Her peygamberin oğlu veya torunu
muhakkak peygamber olacaktır, diye bir kural veya
kanun da yoktur. Nitekim Nuh'un büyük oğlu,
kendisine inanmamış, kâfir kalmış ve Tufanda,
öteki kâfirlerle beraber boğulup gitmişti.
Ebced hesabına
dayanan cifir ilmine gelince:
Niyazînin çok
değer verdiği, harflere birer rakam verip onlardan
gelecek hakkında anlamlar çıkarma yöntemi, çok
eskilere, Milâddan önce Fisagor'a hattâ ondan da
öncelerine kadar gider. Tamamen hayalidir. Hiçbir
ilmî yönü yoktur. Bu hayalî şeyleri getirip Kur'an-ı
Kerîme uygulamak günahtır. Çünkü ne Hz. Peygamber
ebced hesabından bahsetmiş, ne de sahabîler böyle
bir şeyden haberdar olmuşlardır. Allah kelâmının
ebced hasebiyle, fallarla remellerle bir
münasebeti yoktur. Cifr meselesine İbn Arabî de
çok değer verir. Hattâ o, harfleri de insanlar
gibi, aralarında peygamberleri bulunan birer
topluluk kabul eder. Çeşitli tevillerle harflerden
manalar çıkarır. Ama bütün bunlar indî tevillerden
öteye geçemez. Çünkü Kur'an ne cifir kitabı, ne
fal kitabıdır. O Ahlâk ve ilim kitabıdır.
Niyazî, Allah'ın
Âdem Aleyhisselâm'a öğretmiş bulunduğu esmayı
cifir ilmi olarak anlar. Ne kadar şayanı hayret!
İsimlerin bilgisi demek, harflerin, insanlar
tarafından uydurulan rakamlarını bilmek demek
midir? İsimlerin ilminin ne olduğu bizce tam
anlaşılmış olmasa da kanaatimize göre dili
oluşturan kelime bilgisidir. Varlıklara isim verip
dili yapan, düşüncelerini dil ile ifade edebilen
ilk insan, halifelik makamına yükseltilen
Âdem'dir. Rahmân Suresi'nin başında da insana
beyanın (yani düşüncelerini dil ile anlatma
yeteneğinin) verildiği vurgulanmaktadır. Âdem'e
isimlerin öğretildiğini belirten âyetten, tamamen
insanların uydurması olan harflerin sayılarını
çıkarmak çok gariptir. Hele bunu getirip, hiçbir
esasa dayanmadan Hz. Hasan'la Hz. Hüseyin'in
peygamber olduklarını ispatta kullanmak düşüncesi
ise çok daha yanlıştır. Kaldı ki herkes, istese
Kur'an'da kendi isminin sayısına uygun kelimeler
bulabilir. Gayet kolay. Demek bu adam kalkıp; "Ben
peygamberim" mi demelidir? Meselâ Kur'an'da
(Süleyman) ismi geçiyor. Süleyman isimli biri
"İşte benim adım. Allah benden söz ediyor" mu
diyecek?
Ehl-i Beyt hakkında
burada zikredilen hadislerin çoğu uydurmadır. Ehl-i
Beyt muhibleri veya İslâm'a fitne sokmak
isteyenler tarafından uydurulmuştur. Bunlar o
kadar basittir ki mevzu oldukları daha lâfzından
ilk nazarda belli olmaktadır.
Hz. Peygamber,
hadislerinde istikbaldeki şahıslardan ve
fırkalardan söz etmez. Ama uydurmacılar çıkmış,
tuttuğu şahısları öven sözler söyleyip, bir ravi
zinciri uydurarak Hadis diye ileri sürmüşlerdir.
Meselâ Ebu Hanife hakkında: "Ümmetimin çırası
Ebu Hanife'dir" diyen bir Hadis var. Bunun
karşısında: "Ebu Hanife isimli biri gelecek, o
deccalin ta kendisidir." diyen hadis (!) de
var. Diğer imamlar da böyle, hem kendilerini öven,
hem kötüleyen hadisler var haklarında. Cerh ve
ta'dil ilmi, yani Hadis kritiği, zayıf hadisleri
tesbit etmiş ve elemiştir. Ama, yine de Hadis
literatürü Kur'ân'a aykırı bir yığın zayıf, hattâ
uydurma Hadislerden arındırılamamıştır. Böyle
sözlere itimad edilemez.
Mısrî'nin bu
iddiası, şüphesiz kötü bir niyyetin eseri
değildir. Ehl-i Beyte son derece aşk ve mahabbeti,
kendisini böyle aşırı bir fikre ve kanaate
götürmüş, bu yüzden sürgün edilmiş, zahmetler
çekmiş, fakat inancını da değiştirmemiştir.
Kendisinin büyük bir velî olduğuna kaniiz. Lâkin
her insan da hatâ yapabilir. Hatâdan salim olan
yalnız Allah'tır. Bunlar, vecd ve ruhî bir heyecan
içerisinde artık sevdiklerini nasıl
medhedeceklerini bilemiyor ve bazen tamamen
hakikatle alâkasız şeyler söyleyebiliyorlar.
Binaenaleyh, kim olursa olsun her insanın muhakkak
hatâ edebileceğini unutmamalıyız. Beri taraftan
böyle söylemiş diye onu küçültmek de doğru
değildir. Yine büyük insandır, ama peygamberlerden
bile küçük günah sadır olabilir. Hasılı onların
yaptıkları bu gibi aykırı hareketleri, aşırı sevgi
ve heyecan sarhoşluğuna hamletmeli, dinî bir
düstur kabul etmemeli, aynı zamanda onları bu
yüzden dinden çıkmış da saymamalıyız. Bizim için
kıstasımız dinin temel prensipleridir.
Modern Kabbalizm:
Reşad Halîfenin Risalet İddiâsı:
İşte bu inancı
aynen sürdüren Reşad Halîfe de kendisinin resul
olduğunu iddiâ etmiştir.
Bu iddiâ çok
çürüktür. Çünkü nebîlik, resullükten geneldir.
Gerçi bunların ikisi birbiri yerinde kullanılırsa
da genel tanıma göre her resul aynı zamanda
nebîdir ama her nebî resul olmayabilir. Gelen her
resulde nübüvvet de bulunacağına göre, nebîlik son
bulduktan sonra resulün gelmesi söz konusu olamaz.
Bu tür iddiâlar
yeni değildir. Niyâzî-i Mısrî de Ebced hesabına
dayanarak Hz. Hasan ve Hz. Hüseynin
resullüklerini ispata kalkmış; bu davranışı başına
belâlar açmıştır. Âyetleri bu tür hesaplara boyun
eğdirmenin bir anlamı yoktur. (Prof. Dr. E. (Rûhi
Fığlalı, DVİA, Bahâîlik maddesi)
Tutarsızlığı:
Reşad Halîfenin
iddiâsına göre Kurânın sûre ve âyetleri, 19
rakamına göre kodlanmıştır. R. Halîfe bu tutarsız
iddiâsını, Cehennem muhafızlarının sayısını
bildiren Müddessir Sûresinin 30ncu âyetine
dayandırmaktadır. O âyette, deriler kavuran
Cehennem ateşinin üzerinde 19 muhafız melek
bulunduğu vurgulanmaktadır. Reşad Halife,
çarpıtmasını, bir önceki âyetten başlatmıştır. Ona
göre Lavvâhatun lil-beşer: Deriler
kavuran (Müddessir: 4/29) âyetindeki
levvâha kelimesi, levha veren, plaklara,
disketlere kayıt yapan bilgisayara işaret
etmektedir. Kurânı saptayan bu bilgisayar
programı, 19 rakamıyla kodlanmıştır.
Reşad Halîfenin
iddiâsı, sunucu Cenk Koray tarafından da
hayranlıkla savunulmaktadır.
Kurânda anılan 19
rakamı bir kudsiyyet belirtmez. Kurân, kendisi
hakkında düşünüp taşındıktan sonra sihirdir
diyen adamın davranışını kınama bağlamında şöyle
buyuruyor:
18- Zîrâ o
düşündü, ölçtü biçti. 19- Kahrolası nasıl da
ölçtü, biçti. 20- Yine kahrolası nasıl ölçtü,
biçti. 21- Sonra baktı, 22- Sonra surat astı,
kaşlarını çattı, 23- Sonra arkasını döndü,
böbürlendi; 24- "Bu dedi, rivâyet edilip öğretilen
bir büyüden başka bir şey değildir. 25- Bu,
sadece, bir insan sözüdür.
26- Onu Sekar'a sokacağım. 27-
Sekar'ın ne olduğunu sen nereden bileceksin? 28-
(Geride bir şey) Komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp
yok eder). 29- Durmadan deriler kavurur. 30-
Üzerinde ondokuz (muhafız) vardır. 31- Biz
cehennemin bekçilerini hep melekler yaptık.
Onların sayısını da inkâr edenler için bir sınav
yaptık.
(Müddessir: 4/18-31)
Bir kere burada
anılan 19 rakamı, 31. âyetin de belirttiği gibi,
cehennem muhafızlarını belirtmektedir. Kurânın
bu sayıya göre kodlanması, hâşâ, Kurânın
cehennem olmasını hatıra getirir. Çünkü 19.
muhafız melek, suçluların kapatıldığı cehennemin
üzerindedirler, onların beklediği cehennem
zindanından kaçmak mümkün değildir. Şimdi Kurân
Sekar (çılgın ateş, cehennemin adı), Kurân
âyetleri de ateşe atılan suçlular mıdır ki
bunların kaçmaması için Kurân Sekarının başına 19
kodu yerleştirilmiştir?
(Levvâha) kelimesi,
ortaya çıkmak, görünmek anlamındaki levh
kökünden sıfattır. Lavvâhatun lil-beşer:
Beşer için ortaya çıkan, görünen anlamındadır.
Beşer de ya deri veya insan anlamına gelir.
Birinci takdirde Lavvâhatun lil-beşer: (harrâkatun
lil-cild: deriyi yakan), yahut (telavvhu
ecsâduhum aleyhâ: bedenleri cehennem ateşinin
üstünde görünür, ateşin üstüne konulup pişirilir),
yahut(telfahul-cilde lefhaten, tuhriku beşeretel-insan:
o ateş, insanın derisini yalayıp yakar) şeklinde
tefsîr edilir. Bunlar, Sekarın, insanın derisini
yakıp kavuran cehennem ateşi olduğunu gösterir.
Levha, üstüne yazı yazılan tahta, kâğıt, disket
vs. yassı maddelerdir.
Ancak Reşat Halîfe,
levvâha kelimesini levha yapan, yani disket
veren bilgisayar anlamında kabul etmekte, onun
izleyici durumundaki kişiler de bu akımı
sürdürmektedir.
Bunlardan biri olan
merhum Koray, bu ondokuz rakamı üzerinde çeşitli
görüşler olduğunu, kimi bunun için 19 zebani, kimi
de ağaç olduğunu, bu konuda kesin bir şey
olmadığını söylüyor (Kurân, İslâmiyet ve Atatürk,
s. 40). Oysa bütün rivâyetler, bunu duyan
Arapların, bunları cehennem zebanisi olarak
anladıklarını ifade eder. Hattâ Ebucehil,
Muhammed bizi 19 zebani ile korkutuyor. Siz koca
cemaatsiniz. Her on kişiniz, birleşip bir zebaniyi
haklasın dediği anlatılır.
Koray, Sûre
başlarında bulunan besmeleyi, sûreden birer âyet
kabul etmektedir. Bu konu ihtilâflıdır. Kimi
besmelenin âyet olmayıp sûreleri birbirinden
ayırmak üzere konduğunu söyler. Kimi bağımsız âyet
olduğunu; kimi de surenin âyeti olduğunu
söylemiştir.
Alak Sûresinin ilk
5 âyetinin ilk inen Kurân olduğu da
tartışılabilir. Abduh Fâtihanın önce indiği
kanısındadır.
Alak Sûresinin
5nci âyeti diğerlerinden ayrılamaz. Onlarla
birlikte indiği siyaktan bellidir. O zaman da
bunların harfleri 19dan çok fazladır.
Kaldı ki neden
sondan başa doğru sayılıp da Alak suresine
varılsın? Henüz diğer sureler inmemiş iken
onlardan sayılıp Alaka gelinmesinin hikmeti nedir?
Sırf 19u bulmak için. Kurânın iniş sırası,
Mushaftaki tertibi gibi değildir.
Kaf: 34/38, A'râf:
39/54, yine bak: Furkan: 42/59; Yûnus: 51/3; Hûd:
52/7; Secde: 75/4; Hadîd: 112/4. âyetlerde evrenin
altı günde yaratıldığı ifade edilmektedir. Nûh:
71/15, Mülk: 77/3-5nci âyetlerde Allah'ın, kudret
ve hikmetini anımsatmak üzere gökleri ve yeri
(evreni) altı günde yarattığı; yedi göğü tabaka
tabaka yarattığı, yaratılan bu evrende en ufak bir
uygunsuzluk bulunmadığı, insan ne kadar incelese
evrenin yaratılışında bir kusur bulamayacağı
anlatılır.
Hâkka 17 âyette
Allahın arşını taşıyan 8 melek veya sekiz dizi
meleğin taşıdığı belirtilmektedir. Eğer Kurân bir
sayıya kodlanacaksa, Allahın arşını taşıyan sekiz
melek sayısına göre, yahut evrenin sırrını taşıyan
Kurânın, evrenin yaratılış süresi olan altı
sayısına veya evren tabakalarının sayısını
bildiren yedi sayısına kodlanması daha
uygun olmaz mıydı?
Kurânda bunlardan
ayrı olarak yetmiş kez tevbe (Tevbe: 80),
kendilerinin on katı düşmana galip gelecek
derecede dirençli 20, 100 kişilik mümin
grubundan (Enfâl: 65) gibi sayılar da vardır.
Neden Kurân bunlara göre kodlanmamış?
19un asal sayı
olduğu söyleniyor. Oysa Şeyh Tantâvî, evrenin altı
günde yaratıldığını belirten âyetleri açıklarken,
altı günün, evrenin oluşum aşamaları olduğunu
anlattıktan sonra bu sürecin, Tevrât ve İncîlde
de altı gün olarak gösterilmesinin nedenini şöyle
açıklıyor:
Sayılar birden
ürer. Birin bire eklenmesiyle iki olur. Sayı ancak
sayılmakla anlaşılacağından ilk sayı 2dir. 1,
bütün varlığın kaynağı olan ilk prensibe özgüdür.
Sayıların ilki 2dir. 3 ise tek sayıların ilkidir.
Sayılar ya tek veya çift olur. Bire 2, 2, 2,
2,...eklenince sonsuz tek sayılar çıkar. 2ye 2,
2, 2, 2, ...eklenince de sonsuz çift sayılar
çıkar. Tek ve çift sayılar içinde kimi başka
sayılara bölünür, kimi kendinden başkasına
bölünmez.
2nin kendinden
sonraki sayılarla çarpımından çift sayılar doğar.
Tek sayılar da ya kendinden başkasına bölünmeyen
veya bölünen sayılardır. Tek olsun, çift olsun
bütün sayılar 3e ayrılır:
Artık sayılar,
eksik sayılar, tam sayılar. Çarpanlarının toplamı
kendisinden fazla olan sayıya artık sayıdır. 12
gibi. 12nin çarpanları olan (1, 2, 3, 4, 6)
sayılarının toplamı 16 eder. Bu rakam 12den
fazladır. Çarpanlarının toplamı kendisinden az
olan sayıya eksik sayı denilir. 8 gibi. 8in
çarpanları olan (1, 2, 4)ün toplamı 7, 8den
azdır. Çarpanlarının toplamı kendisine eşit olan
sayıya da tam sayı denilir. 6 gibi. Altının
çarpanları olan (1, 2, 3)ün toplamı 6 eder. İşte
sayılar içinde en küçük tam sayı 6dır. Yüce
Allah, evrenin yaratılışındaki mükemmelliği, en
küçük tam sayı olan 6 ile belirtmiştir.
(el-Cevâhir fî Tefsîril-Kurân: 12/207-208)
Ayrıca Kurân,
hadîslerde belirtildiğine göre sekiz bölüm olan
cennet sayısına göre de kodlanabilirdi.
Reşad Halîfeye
göre Kurân sûreleri, başlarına konan besmelenin
harf sayısına göre kodlanmıştır. Besmelede 19 harf
vardır. Her sûredeki âyetlerin sayısı da 19 veya
19un katıdır. Kurân-ı Kerîmde 114 sure vardır.
Bu 19un katıdır. 19x6=114 eder.
İyi ama son iki
sureyi duâ kabul edip Mushafına almayan sahâbîler
de vardır. Ayrıca Tevbe ile Enfâli bir tek sure
kabul edenler de bulunduğundan bu iki sure arasına
besmele konmamıştır. Bunlar nazara alınırsa
Reşadın sistemi yıkılmaz mı?
Önce
بِِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَنِ
الرَّحِيمِ
(bismillâhirrahmânirrahîm) 19
harfli değil, 21 harflidir. Çünkü normalde bâdan
sonra ismin vasl hemzesi vardır. Fakat gelenekte
öyle yazıldığı için yazımda gösterilmemiştir.
Ayrıca
الرَّحْمَنِ
(er-Rahmân)da mimden sonra bir elif bulunur.
Bazıları İshak, Rahmân, Osman gibi kelimeleri asıl
kuralına göre elifli yazarlar. Çünkü Rahmân
kelimesi falân vezninde bir sıfattır. Aslı
الرَّحْمَانِ
(er-Rahmaan)dır. Demek ki besmele aslında 19
değil, 21 harflidir.
Halîfenin
hesaplarını güzelce kontrol eden Dr. Orhan Kuntman
özetle şu tesbitleri yapmıştır:
Halifeye göre
Allaha âit isim,
Mâidede 4, Enâm 118, 119, 121, 138; Hac: 28, 34,
36, 40; Hucurât: 11 (bisel-ismul-fusuku badel-îmân);
Rahmân: 78, Vâkıa: 74, 96; Hâkka 52, Müzzemmil:
8; Dehr: 25, Alâ: 1, 15; Alak: 1de geçmektedir.
Bunların toplamı 19 eder. Oysa Hucurât 11deki ism,
Allaha âit değil, fâsık unvanı anlamında isimdir.
Sırf sistemini kurmak için fısk unvânı anlamındaki
ismi de Allaha âit isim olarak saymak
çarpıtmadır, tahrîftir.
Burada Allaha âid
olmayan ismi de sayıma katan Halîfe, Arş
kelimesinde bu prensibin dışına çıkarak kulların
tahtını anlatan Yusuf 100 ve Neml 23. âyetlerdeki
arş kelimelerini hesaba katmıştır ki bu da
çelişkidir.
Ayrıca Hud 42, Neml
30. âyetlerde de Allahın adı anlamında isim geçer
ki Hucurattaki ism çıkarılıp bu iki isim
eklenirse Kurânda Allahın adı olarak isim
kelimeleri 20 eder. Bu da 19u aşar.
Lafza-i celâl:
Tevbe: 169 lafza-i
celâl bulunduğu halde Reşad Halifenin hesabında
168 gösterilmiş, 15. âyette iki tane varken bir
tane lafza-i celâl sayılmıştır.
Hac Sûresinde 75
adet lafza-i celâl varken Halîfe bu sayıyı 76
göstermiştir. 60. âyette 2 adet lafza-i celâl
olduğu halde 3 adet gösterilmiştir:
Furkanda 8 adet
varken 7 adet, Müminde 53 adet varken 52 adet,
Mücadelede 40 adet varken 41 adet göstermiştir.
Yani Tevbede 1
eksik, Furkanda 1 eksik, Müminde 1 eksik,
Hacda 1 fazla, Mücâdelede 1 fazla sayılarak
19un katı olan 2698e ulaşmıştır. Bu attıkları ve
kattıkları hesaba katılırsa 3-2=1+2698=2699 eder.
Halîfe, 19
sistemine aykırı bulduğu için Tevbe Sûresinin son
iki âyetinin, uydurma olduğunu söylemiştir Çünkü
Tevbe Sûresinin son iki âyeti, çok kişi
tarafından desteklenmiş değildir. Büyük bir
ihtimalle bu iki âyet, Ebubekir, Ömer ve Zeydden
çok sonra Peygamberin hayranları tarafından
Kurâna sokulmuştur. Çünkü Kurânda bulunan 9
kelimenin miktarları hususunda, Tevbe Sûresinin
son iki âyetinde bulunanları katmadığımız zaman
19un katı rakamlar elde ettiğimiz halde bu iki
âyeti kattığımız zaman elde ettiğimiz rakamlar
19un katı değildir diyor.
Halife, sistemine
uymadığı için bu iki âyeti reddettiği halde, bu
âyetlerdeki Hasbiyallah kelimesini hesaba
katmıştır.
Yazar tevekkeltu
kelimesinin 58 adet bulunduğunu, Tevbe Sûresinin
son âyetindeki tevekkeltu kelimesi hesaba
katılmadığı takdirde 57 olacağını, bunun 19un
katı olduğunu söyleyerek bu âyetteki kelimeyi
hesaba katmamıştır. Bundan ayrı olarak aynı filin
4 adet tevekkelnâ, 1 tane netevekkelu,
12 adet yetevekkelu, 5 adet
yetevekkelûne; 9 tane tevekkel, 2 tane
tevekkelû, 3 tane mütevekkilûn, 1
tane de mutevekkilîn vardır ki bunların
toplamı 44 eder.
Buna ilâveten
vekkelnâ, 1 tane vukkile, 11 tane
vekîl, 13 tane vekîlâ vardır ki
bunların sayısı 26 eder. 44+26=70 Bu rakam 19un
katı değildir. Bu bakımdan Halîfenin, bu kelimeyi
ve türevlerini 58 hesabetmesi gerçeği yansıtmıyor.
Halîfe, Kurânda
Rabb kelimelerinin 970 kez geçtiğini, Tevbe
Sûresinin son âyetindeki rabbul-arşil-azîm
hesaba katılmayınca bu sayının, 19un katı olan
969 olacağını söylemektedir. Oysa yazar burada
hatâ yapmıştır. Çünkü Tevbe son âyetteki de dahil,
Kurânda 969 rabb vardır. Tevbenin son âyetindeki
rabb çıkarsa sayı 968e düşer. Bu da Halîfenin
uydurma saydığı âyetteki rabbı da hesaba katmak
zorunda olduğunu gösterir.
Halîfeye göre
Allah kelimesi 2699 defa geçmektedir. Tevbe
sonundaki Allah kelimesi çıkarılırsa 19un
katı olan 2698 kalır. Oysa Halîfe, Âl-i İmrân 26,
Mâide 114, Enfâl: 32, Yûnus: 10 ve Zümer 46.
âyetlerdeki Allah kelimelerini de hesaba
katmamıştır ki bunlar da eklenirse 2699+5=2704
rakamı elde edilir. Eğer kendi iddiâsı gibi
Tevbenin son âyetindeki hesaba katılmazsa 2703
eder ki bunların ikisi de 19un katı değildir.
Halîfe, Kalem
Sûresinde 133 nûn harfi bulunduğunu ve bunun
19un katı olduğunu ileri sürmektedir (Kurân,
Görülen Mucize, s. 92). Oysa Halîfe bu hesabı
tutturmak için tek harfin işareti olan
ن
(tenvin)
işaretini, iki nûn sayarak bu rakama ulaşmıştır.
Bir harfi, okunuşunu nazara alarak iki harf
göstermek yanlıştır. O zaman diğer harfleri de
öyle iki nûn kabul etmek gerekir. Ayrıca Kalemin
başındaki besmeledeki er-rahmânın nûn harfini de
hesaba katmıştır. Oysa er-Rahmân ismini
sayarken sadece Fâtihadaki besmelenin Rahmânını
almış, ve 57 rakamına ulaşmıştır, diğer
besmelelerdeki Rahmânları almamıştır. Çünkü onlar
da hesaba katılırsa 112 Rahmân daha ortaya çıkar
ki toplam 169 eder. Bu rakam 19un katı değildir.
Rahmân isminin rakamlarını saptarken
Kalemdeki besmele yok sayılmış iken, nûn harfini
saptarken neden aynı besmele varsayılmıştır.
Bunlar sistem hatırına zorlamalardır.
Halîfe Kuntmana
gönderdiği yazısında Hakiki Müslümanlar hakiki
Kurânı; sahte Müslümanlar da sahte Kurânı
tanımaya devam edecekler gibi bir söz etmekle bir
yandan asırlarca Müslümanların tek güvencesi olan
Kurânı sahtelikle suçlarken, bir yandan da
Müslümanları hakiki ve sahte Müslüman diye ikiye
bölmektedir.
Cenk Koray (aslında
Halîfe) Şûra Sûresinin Q (ق)
harfiyle başladığını söylüyor. Oysa (حم)den
sonra ayn (ع
ayn) harfiyle başlar. Şûra ile Kaf Sûresindeki kaf
harflerinin 57şer olduğu, bunların toplamının,
19un katı olan 114 ettiği söyleniyor.
Neden Şûrânın ilk
harfi olan ayn, ondan sonraki sîn alınmıyor da
kelimenin son harfi olan kaf alınıyor?
Bu hesaplamalar
bazı yerlerde tesadüfen tutsa da genel bir kural
değildir. Bir iki yerde de kural bozulsa
mucizelik kalmaz. Böyle tesadüfler, sıradan
sözlerde de olabilir. Meselâ Yeni yapılmış
apartmanlara yapıştırılan levhalardaki Satılık
daireler ifadesi, aruz vezni olan feilâtün
feilün kalıbına uymaktadır. Çattık belâya sözü
de Müstefilâtün veznindedir. Ama bu lafları
söyleyenler ne aruz vezni bilirler, ne de bu vezne
uygun olsun diye düşünmüşlerdir. Bunlar
tesadüftür.
Öngörülen sayıyı
tutturmak için temelde bir kural yoktur. Kâh
baştan gidiliyor, kâh soldan sayılıyor. Nereden bu
sayı tutturulabiliyorsa oradan başlanıyor.
Sonuçta 19 rakamı Kurâna uymuyor; Kurân, temel
alınan bu 19 rakamına uyduruluyor.
Bunlar sakat
düşüncelerdir. Kaldı ki Atatürk hakkında
söylenenler de itibaridir. Atatürkün bu rakama
uyan olayları ele alınıyor. Aslında her insanın,
19 sayısına denk düşen olayları olabilir.
Meselâ ben de benim için o zaman
önemli olan 19 Mayıs Bayramına katıldım desem bu
bana bir kutsiyet mi getirir?
Atatürkün
Çanakkalede zafer kazanması, Erzurum ve Sivas
kongreleri 23 Nisân 1920de Büyük Millet Meclisini
toplaması, 30 Ağustos zaferi çok daha önemli
olaylar değil midir? Bunlar 19a uyar mı?
1918de
İstanbulun işgali de 19 sayısına denk düşer. Son
iki rakamda ki 1+8=19. Öyle ise bu tarihte iki
tane 19 var. Ne çıkar bundan? İstanbulun işgale
uğraması kutsal bir şey midir?
Korayın Bugün
Kurân-ı Kerîmin getirdiği sosyal kurallar da
insanlığın gerisinde kalmıştır (s. 54) iddiâsı
doğru olamaz. Hem Kurâna, Allahın imzasını
taşıyan Kitab diyeceksin, hem de onun, insanlığın
gerisinde kaldığını ileri süreceksin, bu
çelişkidir. Evreni yaratan Allah Kurânı
söylemişse, evren nasıl insanlığın gerisinde
kalmamışsa Kurânın da insanlığın gerisinde
kalmaması gerekir.
Bu kompitür
hesapları mevcut sıralamaya göre yapılmıştır. Oysa
bütün Kurân uzmanları, Kurânın iniş tarihi
açısından surelerin böyle sıralanmadığında ittifak
içindedirler. Halîfenin 19. sûre saydığı Alak
Sûresi, gerçekte birinci suredir. Kurânın iniş
tarihi esas alınsa bu sistem çöker.
Son zamanlarda bu
çizgide yürümeğe hevesli birçok mühendis ve doktor
zuhur etmeğe başladı. Bu hayalcilerden biri de,
vaktiyle Türkiyede terör eylemlerine karışmaktan
hapis yatmış olan, şimdi Amerikada yaşayan bir
adamdır. Şifrecilik safsatasını tartışmak üzere
çağrıldığım Ceviz Kabuğu programında ilk defa
karşılaştığım bu adamın, nefsini putlaştıran biri
olduğunu anladım. En ufak bir görgü kuralı
tanımıyor, fikirlerinin çürüyeceğini anladığı için
sözlerime parazit yapıyordu. Ben kendisini yarım
saat dinliyorum, söz bana gelince iki kelime
söylesem hemen bir saplantı yapıyordu.
Âyetleri
çarpıtıyor, Arapçada olmayan anlamları âyetlere
yükleyip istediği mânâyı çıkarmaya çalışıyordu.
İşi o kadar ileri boyuta vardırdı ki Kıyametin,
yanılmıyorsam 2180 tarihinde kopacağını, bunun
kendisine bildirildiğini söyledi. Çok kurnazca bir
iddia. Çünkü nasıl olsa bugün yaşayanların
hiçbiri, 2180 tarihine yetişemez. İddiası test
edilemez. Kendisine inanan saf akıllılar da olur.
Dedim ki:
Kurân-ı
Kerîm, Kıyâmetin ne zaman kopacağını hiç kimsenin
bilmediğini ve onun, ansızın vuku bulacak bir olay
olduğunu vurgulamaktadır.
Sana o sâatten
soruyorlar: Ne zaman gelip çatacak diye. De ki:
'Onun bilgisi, ancak Rabbimin yanındadır. Onu
zamanında ortaya çıkaracak olan yalnız O'dur. O
göklere de, yere de ağır gelmiştir. O size ansızın
gelecektir.' Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana
soruyorlar. De ki: 'O'nun bilgisi Allah'ın
yanındadır. Fakat insanların çoğu (bu gerçeği)
bilmezler. De ki: 'Ben kendime, Allah'ın
dilediğinden başka ne bir fayda, ne de bir zarar
verme gücüne sahip değilim. Eğer gaybı bilseydim,
kendime çok yarar sağlardım (defînelere
sâhibolurdum)'.", "O sâatin ne zaman demir
atacağını (gelip çatacağını) sana soruyorlar. Sen
onu nereden bileceksin? Onun sonucu (kesin
bilgisi) Allah'a âittir."
âyetleri, Hz. Peygamber'in de, kıyâmetin ne zaman
kopacağını da bilmediğini açıkladığı gibi, De
ki: Göklerde ve yerde, Allah'tan başka kimse
gaybı (gizliyi) bilmez. Ne zaman dirileceklerini
de bilmezler., Gaybı bilmek Allah'a mahsustur.
, De ki: Ben, Allah'ın hazîneleri yanımdadır'
demiyorum, gaybı da bilmem... Gaybın anahtarları
O'nun yanındadır, onları O'ndan başkası bilmez.
âyetleri de Peygamberin, geleceği bilmediğini
vurgulamaktadır. Hz. Muhammed(s.a.v.)in
bilmediğini sen nasıl biliyorsun?
Adam, kendine meğer
peygamber payesi biçmiş.
- Gaybı Allahtan
başkası bilmez ama, Allah gaybını razı olduğu
elçisine gösterir. Bu bana bildirildi.
Bu sözü,
peygamberlik iddiâsından başka bir şey değildi.
Yüzünde değil peygamberlik nuru ve olgunluğu,
sadece kibir ve benlik belirtileri gördüğüm bu
adama:
Yani sen
peygamber misin ki bu sana bildirildi? Hz.
Muhammede bildirilmeyen sana mı bildirildi? Oysa
Kurân, Allahın, kıyâmetin vaktini hiç kimseye
göstermediğini ve göstermeyeceğini, çünkü onun
ansızın geleceğini söylüyor?
Fakat adam o kadar
kendini beğenmiş, öyle bir gurur ve kibir
deryasında yüzüyordu ki Hz. Peygamber için en ufak
bir saygı ifadesi kullanmaya gerek görmüyordu.
Muhammed peygamber, Peygamber Muhammed deyip
durduyordu.
Tepem attı:
Yahu dedim,
Bakkal Hasandan söz etmiyorsun. Muhammed
Peygamber deyip durma, bir valiye, bakana,
cumhurbaşkanına hitabederken Sayın vali, sayın
bakan, sayın cumhurbaşkanı denilir. Sen Bakkal
Hasandan söz eder gibi Muhammed Peygamber deyip
duruyorsun. Bu ne saygısızlık böyle?
O yine saygısız ve
gururlu tutumunu sürdürüyordu. Bir kez programı
terk etmiştim, arkamdan yönetici geldi, rica etti,
bana söz vereceğini söyledi, döndüm. Ama söz
sırası bana geldiğinde adam hemen ikinci cümlemde
beni konuşturmama taktiğini uyguladı, sözlerime
saygısızca müdahale etti, asabımı bozdu.
Dedim ki:
- Yahu sen bir saat
konuştun, ben dinledim. Şimdi söz sırası bende.
Bırak ben konuşayım, itirazların varsa sonunda söz
alır, konuşursun.
Ama hayır, onda
görgü ve saygı diye bir şey yok. Sadece batıl
düşüncelerinin çürütülmesini önlemek için müdahale
taktiğini uyguladı. Ben de bu kişinin tartışmaya
kabiliyetli biri olmadığını; iyi niyetine rağmen
yöneticinin de programı usulüne uygun
yönetemediğini anlayınca programı terk ettim.
Dediğim gibi son
zamanlarda, çeşitli meslek gruplarından
İlâhiyatçı olmayan hayalciler çoğalmaya başladı.
Bunlar hayallerini makaleler ve hattâ kitaplar
halinde yayınlıyorlar. Bunlardan biri de Ömer
Çelakıl adlı genç bir Tıb öğrencisi. Ondan önce de
yine genç bir doktor bir gazetede bu yönde yazılar
yayınlamıştı. Onun iddialarının tutarsızlığını bir
TV kanalında yanıtlamıştım. Ondan önce de şimdi
Allahın rahmetine göçmüş bulunan Cenk Koray,
Ondokuz Mucizesi üzerine bir kitap yazmıştı. Bu
kitap üzerine kendisiyle birkaç yıl önce Ankarada
TRT televizyonu, Ateş Hattı programında tartışmış
ve savlarının tutarsızlığını anlatmıştım. O
tartışmayı izleyenler, artık bu işin bittiğini
söylemişlerdi ama, demek bitmemiş ki başka
alanların uzmanları, hattâ Arapçayı bilmeyenler,
Kurânın şifresini bulduklarını iddia eder
oldular.
Ömer Çelakıl (tam
ismiyle müsemma, akıl çelen) adlı yazar, Kurânı
Kerîmin Şifresi diye bir kitap yayınladı. Kitap
çok satan kitaplardan. Demek ki insanlar
hayallere, efsaneler, gizemlere meraklı ki bu
kitaplara bu kadar istek gösteriyorlar. Sanıyorum
Cenk Koray da 70 bin satmıştı.
Ömer Çelakıl,
hayallerini sergilemeye başlamadan önce 19
mucizesi üzerinde durmakta, Reşad Halifenin
savlarını yinelemektedir:
Kurân sûreleri,
başlarına konan besmelenin harf sayısına göre
kodlanmıştır. Besmelede 19 harf vardır. Her
sûredeki âyetlerin sayısı da 19 veya 19un
katıdır. Kurân-ı Kerîmde 114 sure vardır. Bu
19un katıdır. 19x6=114 eder.
İyi ama son iki
sureyi duâ kabul edip Mushafına almayan sahâbîler
de vardır. Ayrıca Tevbe ile Enfâli bir tek sure
kabul edenler de bulunduğundan bu iki sure arasına
besmele konmamıştır. Bunlar nazara alınırsa
Reşadın ve yandaşlarının sistemi yıkılmaz mı?
Önce
Bismillahirrahmanirrahimin Arapça
orijinalinin 19 harfli değil, 21 harfli olduğunu
belirtmiştik. Çünkü normalde bâdan sonra ismin
vasl hemzesi vardır. Fakat gelenekte öyle
yazıldığı için yazımda gösterilmemiştir. Ayrıca
el-Rahmânda mimden sonra bir elif bulunur.
Bazıları İshak, Rahmân, Osman gibi kelimeleri asıl
kuralına göre elifli yazarlar. Çünkü Rahmân
kelimesi falân vezninde bir sıfattır. Aslı
el-Rahmândır. Demek ki besmele aslında 19 değil,
21 harflidir.
Ayrıca Besmele,
Ömerin sandığı gibi Kurânın ilk âyeti değildir.
Hiç âyet olmayıp, sureleri birbirinden ayırmak
için sure başlarına konduğunu söyleyen âlimler de
vardır. Zaten besmele, İslâmdan önce de vardı. ve
Araplar işe başlarken ya besmele veya formunda bir
cümle söylerlerdi. Böyle iken besmeleyi Kurânın
ilk âyeti saymanın tutarlı yanı var mı? Sadece
Neml Suresinin 30ncu âyetinde geçen besmele
kesin âyettir. Diğerlerinin âyet olup olmadığı
üzerinde görüş ayrılığı vardır. Kisin olmayan şey,
bilimsel veri olarak kullanılabilir mi?
Ömer Çelakıla göre
(Allah aklımızı korusun), Kurânda numara
verilmemiş olan besmeleler dahil 6346 âyet vardır.
Besmelenin âyetliği kuşkulu ise nasıl her
besmeleyi surenin bir âyeti sayar ve bu suretle
âyetlerin sayısını kabartır. Oysa Kurân uzmanları
Neml 30. âyetteki besmele hariç, diğer besmeleleri
âyet sayısına katmazlar.
Bu sayı da
görecelidir. Çünkü bazıları bazı yerlerde iki
âyeti bir âyet, bazıları ise iki âyet kabul
ettiğinden sayı değişmektedir. Ed-Dânî Kur'ân'da
6000 âyet olduğunu söyler. Bazılarına göre 6204
veya 6214, veya 6216 veya 6219, Kûfelilere göre
6238, bazılarına göre 6243, bizim tespitimize göre
6256, besmelelerle birlikte 6369, İbn Abbâs'tan
bir rivâyete ve Zemahşerî'ye göre 6666 âyet
vardır. Şimdi ne oldu yazarımızın sayısı?
Yazar, kendi
sanısına göre 6346 âyet vardır, bunların (19un,
334le çarpımına eşittir) Görüldüğü üzere
âyetlerin sayısı 6346 değil, 6369dur. Ve bu
sayı, 19un, 334 ile çarpımından çıkan sayı
değildir.
Yazar Alak
Suresinin 19 âyetten oluştuğunu söylüyor. Şu
çelişkiye bak. Hem besmeleyi sureye dahil âyet
sayıyor, hem de Alak suresinde besmeleyi sureye
dahil etmiyor. Çünkü besmele de sayılsa Alak
Suresinin âyet sayısı 20 olur ki bu 19
mucizecilerinin tezine uymaz.
Nasr Suresinde de
yine bu tutarsızlık sergileniyor: Nasr Suresi 19
sözcükten oluşuyormuş. Besmele nerede kaldı?
Besmele de katılınca bakalım sözcük sayısına:
Baştaki izâ (إِذَا),
sözcük olmayıp harf edat olduğu halde sureye
katılsa dahi 19 değil, 18 sözcük eder. Bütün
bağlaçların da sözcük olduğu varsayılıp sayılsa
tam 23 sözcük eder. Bir de 4 sözcüklü besmeleyi
katarsak 27 sözcük eder. Nerede kaldı 19 sözcük?
Bu iddialar
tutarsız, hayali şeylerdir. Bunları Kurâna
uyarlamak ve Kurânı bunlarla şifrelemek
saygısızlıktır, cüretkârlıklıtr, edebe aykırıdır.
Yazar,
birbirleriyle ilintili sözcüklerin
tekrarlanışından da anlamlar çıkarır. Gûyâ
Halakakum: Sizi yarattı 16 defa geçiyormuş;
bununla ilgili kulluk yani ibâdet de 16 defa
geçiyormuş. Araştırdım. Evet Halakakum 16 defa
geçiyor ama ibâdet 9 defa geçiyor. Fakat ibâdet
sözcüğünün türevleri pek çok geçer.
Şarap, Arapça
hamrdır. Yazara göre 6 defa geçiyor. Bununla
ilgili sarhoşluk da 6 defa geçiyormuş. Araştırdım.
Evet hamr altı defa geçiyor ama, bununla
ilgili olan sekr 6 defa değil, üç defa
geçiyor. Ötekiler sekr değil, sükârâdır
(sarhoşluk değil, sarhoşlar). Bunlar da katılırsa
sözcük 7 defa geçmiş olur.
İşte bu tutarsız
savlarla gûyâ Kurânın şifresini buluyor ve
kehanetlerde bulunuyor. Modern anlamda falcılık
yapıyor. Ama gelecekten herhangi bir orijinal
haber vermiyor. Yaşanmış, söylenmiş olayları,
yapılmış keşif ve icatları ele alıp Kurânda
bunların vuku bulduğu tarihi çıkarmaya çalışıyor.
Yani sonuç belli, O sonuca nasıl varabilecekse
öyle hareket ediyor, sayıların sağından giriyor,
solundan giriyor, bir ekliyor, 19 ekliyor.
İstediği gibi yapıyor. Böyle yaptıktan sonra insan
romanlardan da mucizeler çıkarabilir.
Meselâ diyor ki:
Arkasından İsrâîloğullarına şöyle dedik:
Firavunun, sizi çıkarmak istediği arazide siz
oturun Sonra âhiret vadi geldiği vakit
hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz.
(17/104) Siyah yazılan kısım, katmadır, âyette
yoktur.
Âyetin doğru mânası
şöyledir: Âyetin öncesinde, suyu geçen
İsrâiloğullarının ardından, onları yakalamak için
denize giren Firavunun boğulduğu anlatılır. Sonra
İsrailoğullarına hitaben Onun ardından İsrâîl
oğullarına: O ülkede oturun, âhiret zamanı
gelince hepinizi toplayıp bir araya getireceğiz,
dedik. buyurulmuştur. Burada kastedilen el-Ard,
İsrâiloğullarının, suyu geçtikten sonra kondukları
topraktır. Müfessirler bu toprağı Filistin toprağı
diye tefsir ederler. Burası Filistin olabilir,
doğu Mısır olabilir. Önemli değil.
İşte yüce Allah,
İsrâîloğullarına nimetini anımsattıktan sonra
Âhiret vadi, yani randevusu geldiği zaman,
hepinizi bir araya toplayacağız. O zaman zalimler
de, mazlumlar da Allahın huzurunda toplanıp hesap
vereceklerdir. Bir araya getirilecek olanlar
sadece İsrailoğulları değil, bütün insanlıktır.
Âhiret de dünyadaki bir zaman, Son zaman değil, bu
dünyadan sonraki âlemdir. Ama yazarımız âyeti
kaydırmış, bir zaman sonra Allahın,
İsrâiloğullarını bir araya toplayıp bir devlet
kurduracağı mânâsını vermiştir. Bu ne cürettir.
Yani İsrâîloğullarının bir devlet kuracağını
Kurân 1450 yıl önce haber vermiştir. Eğer Allah
böyle yapmış, Kurân da bunu bildirmiş ise o zaman
İsrâîle karşı koyan bütün Filistinliler, çoğunluk
Müslümanlar Allaha âsi olmaktadırlar. Bu nasıl
bir cesarettir!
Kaldı ki
İsrâiloğullarına bu hitabın yapıldığı zaman
İsrâiloğulları dünyanın çeşitli yerlerine dağılmış
değil, bir arada yaşıyorlardı. Daha ne diye Allah,
bir zaman sonra sizi toplayıp bir araya
getireceğiz desin?
Yazar diyor ki:
Kurân-ı Kerîmin birçok yerinde İsrâîloğulları
kelimesi geçmektedir. Fakat bugün bir devlet
olarak varlığını sürdüren İsrâîl kelimesi,
sadece iki surenin birer âyetlerinde geçmektedir.
Bunların birincisi Âl-i İmran 93. âyettir:
Tevrât
indirilmeden önce, İsrâîlin kendisine harâm
kıldığı şeyler dışında, İsrâîl oğullarına bütün
yiyecekler helâldi. De ki: Doğru iseniz, Tevrâtı
getirip okuyun.
Diğeri de yazarın,
şifre uygulayacağı Meryem Sûresi, 58. âyettir:
İşte bunlar;
Allâh'ın nimet verdiği peygamberlerden, Âdem,
neslinden, Nûh ile beraber gemide taşıdıklarımızın
neslinden, İbrâhîm ve İsrâîl(Yakûb)in neslinden,
yol gösterdiğimiz ve seçtiğimiz kimselerdendir.
Onlara Rahmân'ın âyetleri okunduğu zaman ağlayarak
secdeye kapanırlardı.
Yazar bu âyete
şifresini şöyle uyguluyor:
Surenin numarası:
19, İniş sıra numarası: 44, âyet sayısı 98.
|