Hacı
Muharrem Sırrî (Hilmî) Efendi
Prof. Dr. Süleyman Ateş
9 Aralık
1964 günü, yani bundan 33 yıl önce, değerli Hocam,
gönül sultânım Hacı Muharrem Sırrî (Hilmî) Efendi
Hazretleri, Bekâ âlemine intikal etmişti. Her zaman
kendisini rahmetle anarken burada bizi yetiştirmek
üzere 15 yılını vermiş olan o değerli insanı
okurlarımıza da tanıtmayı görev sayıyorum:
Hacı
Muharrem Efendi, Elâzığ'ın 15 km. güney batısında
bulunan merkez köylerinden Sarılı'da TEKEV denilen
bahçede doğdu. Kendi notuna göre doğum tarihi 1294
(1878)dür. Fakat bu rakamın bir zuhul eseri olduğunu
sanıyoruz. Çünkü 1384 (1964)de vefat ettiğine göre,
kendisinin 80 yıl yaşamış olması gerekir. Oysa
vefâtı sırasında 85-90 civarında olduğu, gerek
âilesinin, gerek çevresinin hakim kanâati idi.
8-10 yaşlarında
iken âilesiyle Gurbet Mezraasına göçtüler. [Her
çocuk gibi o da kırlarda gezdi, koyunlarını güddü.
Arkadaşlarıyla beraber koyun güderken onar tane
İhlâs okur, dağın başında oturup "hû" çekerek gezgin
dervişlerin zikirlerini taklidederler. İşte bu
zikirleri esnasında oracıkta zuhur eden, çocuklara
ileride ne olacakları hakkında bazı bilgiler veren
bir ihtiyâr, Muharrem'in de okuyup ilerleyeceğini,
kendisinin adının da Ahmed Zeyneddîn olduğunu
söyleyip kaybolur. Hocam Hacı Muharrem Efendi bu
olayı bize anlatırken: "İşte biz, ilk feyzimizi
Ahmed Zeyneddîn'den aldık" derdi.
Bu köyde elifbâ okumağa
başlayan Muharrem, 1309'da ebeveyniyle beraber
Sofular Köyüne gelir. Kendi notuna göre kendisi o
sırada 15 yaşındadır, fakat 19-20 yaşlarında olması
daha kuvvetlidir. İşte burada iken köye gelen Kadirî
ve Nakşî şeyhi Hacı Ömer Hüdâyî Baba ile tanışır.
[Hacı
Ömer Baba, Elazığ'ın Mürü köyünde doğmuştur.
Erzincan'da askerlik görevini yaparken bir askerî
teşkilât olan Kırkserdarlar'ın başına getirilir. Bir
gece ru'yâsında kendisine, zâhirî görevinin bittiği,
manevî görevine başlaması söylenir. Bu ru'yâyı
Erzincan'da ünlü Hayyât Vehbî'ye (Terzi Baba'ya)
anlatır. Hayyât Vehbî Hazretleri ona, nasîbinin,
halîfesi Arapgirli Ömer Baba'da olduğunu söyler.
Hacı Ömer Baba da askerî görevinden istifa edip
Arapgir'e gelir, Ömer Nûrânî Baba'ya intisâbeder ve
Elazığ'ın 6 km güney doğusunda bulunan Perçenç
köyüne yerleşir. Şeyhine de sık sık gidip gelir.
Yedi yıl ciddî riyâzet ve çaba sonunda şeyhin
ma'nevî teveccühü ile bir cezbe haline erer,
gözünden perde kalkıp Hz. Peygamber'i manâ gözüyle
görme ve onunla sohbet etme şerefine erer. Şeyhi
tarafından irşâdla görevlendirilen Ömer Baba,
Perçenç'ten, yine Elazığ'ın 20 km. güney doğusunda
bulunan Kövenk köyüne intikal edip oraya yerleşir.]
Elazığ
ve çevresinde güzel huyu, takvâsı ve kerâmetleriyle
şöhret bulan Hacı Ömer Baba, bir gün, Muharrem'in
bulunduğu Sofular köyüne gelir. Birçok insanın elini
öpüp ders aldığı bu nûrânî zâtı gören Muharrem de
saygı ile elini öpüp ona bağlanır. Hacı Ömer Baba,
köyde kaldığı birkaç gün zarfında Muharrem ile
yakından ilgilenir, köyüne dönmek üzere Sofular'dan
ayrılırken Muharrem ona:
Nereye gidiyorsun, ben seni
nerede bulurum, sana nasıl
gelirim, der.
Şeyh:
Benim bir çengelim vardır,
onu senin kalbine takar, seni bana doğru çekerim,
cevabını verir.
Zaman geçer,
Şeyhin, kalbine çengel
falan takmadığını gören ve şeyhinin hasreti de
bağrını yakmağa başlayan Muharrem, yola çıkar,
köylerden geçe geçe, Kövenk köyüne gelir. Cuma
zamanı da yaklaşmıştır, adamların câmiye doğru
gitmekte oldukları bir sokakta, bir evin önünde
duran Şeyh:
Gel benim mürîdim, der, gördün
mü nasıl çengeli takıp
seni buraya çektim?
İntisabından sonra kendisinde
büyük değişiklikler gören Muharrem, çeşitli rûhânî
haller geçirmeğe başlar. Artık nerede ve ne zaman
olursa olsun, şeyhi aklına düştü mü derhal ona
koşar; 7-8 saat mesafedeki şeyhini gördükten sonra
evine döner. Hayatında geçen bütün olayları bir
kâğıda yazıp şeyhine verir, Hacı Ömer Baba da o
kâğıdı, gelenler okuyup teslimiyyeti ve edebi
öğrensinler diye önünde oturduğu duvara asar. İşte
bu teslîmiyyetiyle Şeyhinin sır kâtibi olma şerefine
erer. Kendisi bu durumunu şöyle anlatıyor:
"Hüdâyî
Bâba ey şâhım, kasr-ı cennette bir güldür;
Muharrem Sırrî kâtîbi, ona her demde bülbüldür!"
Muharrem Efendi, âilesiyle
birlikte birkaç köy daha dolaştıktan
sonra 1321 (1905)'de Harput'a yerleşti. Hacı
Abdullah Efendi'nin medresesinde ilim tahsiline
başladı. Abdullah Efendi'den ve oğullarından ders
aldı. Bir yandan Harput'ta okurken diğer yandan da
Kövenk'e gidip geliyordu. Bir süre Harput'un ünlü
bilginlerinden olan, herkesin velî kabul ettiği
Beğzâde Alî Rızâ Efendi'ye müezzinlik de yaptı.
Sadâkati, aşk
ile çalışması sonunda ma'nevî sülûkünü tamamlayan
Muharrem Efendi, şeyhinden ledünnî bilgi anahtarını
aldı. Hacı Ömer Baba'nın, kendisine verdiği,
ortasında (ilm-i bâtın ) yazılı, altına Hacı Ömer
Baba'nın mührü basılı, eskilerin Alikurna dedikleri
beyaz ipek kâğıt tabakadan ibâret icâzetnâme'yi bu
fakir görmüştür.
Şiirlerinde kullandığı Sırrî mahlasının öyküsünü
bana şöyle anlatmıştı:
" Sinn-i sabâvetimde (çocukluğumda)
kalbimde iki noktayı düşünmekte idim: Birincisi Hz.
Peygamber'e o kadar mahabbetim vardı ki ekseri (çoğu
kez) geceler ru'yâmda denizlerde yüzerek Hz.
Peygamber'in türbesinin saçaklarına kadar gider,
göremeyip geri dönerdim. Bu hal bir hayli müddet
sürmüş ve nihayet Türbe-i saâdeti ziyâret etmem
mümkün olmuştur.
"İkincisi
Pîr-i Geylânî'ye fart-ı mahabbetim saikasıyla (Abdu'l-Kadir
Geylânî'yi çok sevdiğimden dolayı) bir fırsat ve
arkadaş arayıp Bağdad'a gitmeğe azm ettim. Bir gün
köyden çıktım, kalbim üzüntülü idi. Mezire'ye
(Elazığ'a) geldim, Büyük Meydan'daki kule önünde bir
saraç dükkânının duvarına ellerimi arkamdan tutarak
yaslanmış, Bağdad'a gitme düşüncesine dalmıştım.
Hayret içinde iken bir zât, elime Alikurna kâğıdı
üzerine gayet güzel yazılmış, zarfsız bir yazı
verdi. Bu bir manzume idi. Hayret âleminde
olduğumdan verene, kim olduğunu sormadım, o da bir
şey demedi. Manzume, 'Muharrem, sırr-ı Hudâ'dır...'
şeklinde başlıyordu. Veren de Bağdad'lı idi. Onu
Pîr-i Geylânî'nin rûhâniyeti vermişti bana. O andan
itibaren 'Sırrî' mahlasını kullandım."
Askerliği
ve tabur imamlığı:
1322 (1906) tarihinde askere
intisabetti, Erzurum'a gönderildi. Önce tabur
kâtipliği yaptı, çok
güzel sülüs ve rika yazısı ve keskin zekâsıyla
komutanlarının ve özellikle paşanın dikkatini çekti,
paşa ile dost oldu. Açılan bir sınavı kazanarak
tabur imamlığına atandı. Resmen tabur imamlığı
yapıyordu ama önemli hizmetlerde kullanılıyordu.
Erkân-ı harb bir gün kalpağını çıkarıp kendisinin
başına koymuş:
Yahu sana erkân-ı
harblik (kurmaylık) yakışır, demiş.
Erzurum'dan görevle Bitlis'e
gitti. Orada Hizân
Ğavsi torunlarından Abdu'l-Ğaffâr Hoca ile dost
oldu. Muhammed Kübrevî'ye de intisâbedip çile
çıkardı, icâzet aldı.
1328 (1912)'de Elazığ'da
Depo Taburlarını kurmakla görevlendirildi. Daha
sonra gönderildiği Yemen'de, tabur imamlığı
görevinden ayrı olarak Arap çocuklarına Türkçe
öğretmenliği de yaptı. Yemen'de iki yıl kaldı. [Bir
olay, kendisine: "Raculun sâlih: sâlih adam!"
denmesine neden oldu:
Yemen'de kuraklık
vardı. Yağmur duâsına çıkıyorlar idiyse de beklenen
olmuyordu. Paşa kendisini huzuruna çağırdı:
Seni iyi bir adam görüyorum.
Görüyorsun ki yağmur
yağmıyor, yağmur duâsına çıkıyorlar, kâr etmiyor.
Bir de senin yağmur duâsına çıkmanı istiyorum.
Olur, Paşa
Hazretleri, yalnız Allah'ın huzuruna hep dost olarak
çıkmalıyız. Namazda askeri silâhtan tecrîd
edeceksiniz.
Olur mu, Araplar bizi vururlar?
Onu bana bırakınız!
Yemen
şerîfinin huzuruna
çıkar, durumu anlatır. Namaza silâhsız
çıkacaklarını, şayet Araplardan askere bir saldırı
olursa, Mahşer günü, Resûlullah'ın huzurunda
kendisinin yakasını tutacağını söyler. Bu sözlerden
duygulanan şerîf, Muharrem Efendi'nin arkasını okşar
ve Araplardan askere bir kötülük gelmeyeceği
konusunda garanti verir. Muharrem Efendi, Peygamber
soyundan gelen şerîfin küçük oğlunu da yanına alarak
namazgâha çıkar. Önce, hem Araplara, hem de Türklere
kendi dilleriyle öğütler verdikten sonra Allah'a
döner ve Evlâd-ı Resûl'den olan bu çocuk yüzü
hürmetine yağmur ister. Bardaktan boşalırcasına
yağmur...Üç gün tekrar edilen bu namazın, her
seferinde Allah'ın rahmeti iner. İşte bu olay
üzerine Muharrem Efendi sokaktan geçerken Araplar:
"Bu, sâlih bir adamdır,
diye onu gösterirler.
Yemen'den döndükten sonra Hicaz
Bölgesine atanır.
Medine-i Münevvere'de bir buçuk yıl kadar mücâvir
kalır ve Şeyhu'l-Haremeyn'e vekâleten Türbe-i Saâdet'in
içine girer.
Hz. Peygamber'e olan hasret ve
mahabbetini terennüm eden:
Ey benim şem-i dilim
rûh-i revânım Mustafâ,
Gelmişem kapuna
lutfeyle sultânım Mustafâ
Âşıkım gül yüzünü
görmeğe yoktur çâresi
Refet hicâbı göre çeşm-i
giryânım Mustafâ
Îd-i vuslatta ne hâcet
gayrıya kurban içün,
Kabe'ye kurban gerekse
işte cânım Mustafâ!
Kîme vardım ise bû
derdime derman demedi,
Senden aldım bu derdi
kanı dermânım Mustafâ,
Gelmişem bîkes garîbem
bâb-ı lutfuna meded
Tehî gönderme arşa
çıkar figânım Mustafâ
Muharrem Sırrî kulun
ravzâna yüz sürmek içün,
Kıl şefâat ki gel
şems-i tabânım Mustafâ
dizelerini içeren manzumesini
yazmasının ardından
tayininin Hicaz Bölgesine çıktığını söylerdi.
Tekrar Erzurum'a geldi, Birinci
Cihan Savaşlarına
katıldı. Kendisi bu halde ve bu şartlar altında da
zâhirî ve bâtınî ilmî çalışmalarını yürütmüş, Edib
Efendi medresesine devam edip ilmî icâzet aldığı
gibi, gittiği şehirlerde bulduğu her velîden de feyz
ve manevî icâzet almıştır. Hacı Ömer Baba'nın,
Muhammed Kübrevî'nin, Kolağası Alî Rızâ Efendi'nin,
Vanlı Kahraman Baba'nın verdiği icâzetleri
çekmecesinde görmüş idim.
1323 (1925-26)ya kadar Erzurum'da
kalan Hacı Muharrem
Efendi, bu tarihte emekliye ayrılıp doğum yeri olan
Elazığ'a geldi ve kendisini tamamen ilme ve irşâda
verdi. İnzivâyı seçtiğinden evinden fazla dışarı
çıkmazdı. Okur, okuturdu. Pek çok kimse onun
ilminden ve feyzinden istifade etmiştir. Talebesi
arasında imamlar, vâizler, müftîler, öğretmenler,
subaylar vardı. İyi bir âlim, gerçek bir mutasavvıf,
kâmil bir insan idi. Tasavvufu asla bir geçim
vasıtası yapmadı. Emekliye ayrıldığı zaman,
Erzurum'da ev alıp kalması için bir müridinin hediye
olarak uzattığı 300 altını geri çevirmiştir.
Gösterişi sevmezdi. Nâfile ibâdetlerini gizlerdi.
Çok huzurlu kıldığı namazlarında ağlardı.
"Bezersin kendini zâhir libâsiyle tâvûs gibi,
Ki
désünler bu zamânda bu âdem ehl-i hürmettir.
İki cihânda yoktur fâidesi riyâkâr olma,
Ne
fâide sana derler ise ehl-i kerâmettir?"
dizeleriyle bu içtenlik duygularını dile
getirmektedir.
Kütüphanesi nâdir eserlerle dolu
idi. Maalesef vefatında
bu kütüphane yok pahasına satılmıştır.
Tasavvufa, ferâize, vaza dair
eserler yazmıştır.
Fakat hayatında gördüğüm, hattâ okuduğum bu
eserlerden bir kısmının, satılan kütüphanesiyle
birlikte şuraya buraya dağılıp kaybolduğu
kanâatindeyim. En önemli eseri, şiirlerini içeren
Dîvânıdır. Şiirlerinde Sırrî mahlasını kullandığını
söylemiştik. Fakat paketler dolusu mektupları ve
diğer eserleri Muharrem Hilmî imzâsını taşır. Soyadı
Kösetürkmen'dir. Dîvânından başka elimizde Meviza-i
Hilmiyye, Dîvân-ı Hüdâyî, Menâzilu's-sâlikîn,
Makâmât-i Ezkâr-i İlâhiyye li sâlikî't-tarîkati'l-Kâdiriyye,
Hediyyetu'z-zâkirîn, Nakşî Tarîkatine dair bir
risâle vardır. Makâmât-i Ezkâr-i İlâhiyye ile
Hediyyetu'z-zâkirîn adlı Nakşî tarîkatinin usulünü
özetleyen bir eserini birlikte yayınladığımız gibi
şiirlerini içeren Dîvân-ı Sırrîyi de yayınlamıştık.
Şiirlerini genellikle aruz vezniyle yazmıştır.
Dîvânında takriben 244 şiir vardır.
Gençliğinde
kendi köyünden Nâciye Hanım ile evlenmiş ve ondan
biri bebek iken ölen iki oğlu olmuştur. Kendisi
Erzurum'da iken, henüz birinci zevcesini o zamanki
imkânsızlıklar nedeniyle yanına götüremediği, esasen
Evlâd-ı Resûl'e de son derece mahabbeti dolayısıyla,
Evlâd-ı Resûl'den gelen Nuriye Hanım'la evlenmiştir.
Birinci hanımı çok genç yaşta, ikincisi de
kendisinden 16-17 yıl sonra vefat etmiştir.
Kendileri 10 Aralık 1964 (6 Şabân 1384) Perşembe
günü şafakleyin saat dört sularında Hakk'ın
rahmetine göçmüştür. Allah ruhunu şâd eylesin.
Kendisinden 33 yıl
sonra da, ikinci oğlu Ömer Efendi, yetmiş beş
yaşlarında olduğu halde, 1997 şubat veya Mart ayında
Ankara'da bir hastahanede Hakk'ın rahmetine
kavuşmuş, naşı Elazığ'a götürülüp babasının yanına
defnedilmiştir.
Hacı
Muharrem Efendi'nin Şevki, Kemal ve Hamdi Efendi
adlarında üç erkek, Feride ve Lütfiye adlarında iki
kız kardeşi vardı. Kendisi hepsinin büyüğü idi.
Kendisinin hemen küçüğü olan Şevki Efendi de Hacı
Ömer Baba'ya bağlı idi, şeyh olarak bilinirdi. Kemal
ve Hamdi Efendiler ile kız kardeşi Lütfiye Hanım,
kendisinden önce, Şevki ve Hamdi Efendiler ile diğer
kız kardeşi Ferîde Hanım, kendisinden sonra vefat
etmişlerdir.
Bir dîvân ve dört eser bırakmış
olan Hacı Muharrem Efendi'nin şiirleri, genelde aruz
vezni iledir. Aşağıdaki manzumeyi şirinden bir
örnek olarak sunuyoruz:
(Vezin: Fâilâtün fâilâtün fâilâtün fâilün)
Âlem-i dildé 'aceb kâşânemiz vardır bizim
Cân atar şemi dile pervânemiz vardır bizim
Vakt-i séherdé açılur âşık-ı sâdıklarâ
Bâde dôlù aşk ilé meyhânemiz vardır bizim
Şéb oluncâ çékilùrüz kûşe-i inzivayâ
Sohbet-i dildâr içün ğam-hânemiz vardır bizim
Rind-meşreb dû cihânı terk eden ebdâl gibî
İklim-i dîlî gezen dîvânemiz
vardır bizim
Âlem-i kalbé sefer et Sırrıyâ gör hikmetî
Sun-i Hak'la bir imârethânemiz vardır bizim
Dînin özüne bağlı,
özü, sözü doğru bir bilgin olarak yaşadı. Tasavvufta
irfan derecesine ermiş ve irfanı kendisine hal
edinmişti. Riyâdan aslâ hoşlanmaz, ibâdetlerini dahi
gizlerdi. Gönlü Allah aşkı ile coştuğu halde halktan
biri gibi yaşardı. Evinde süsten, debdebeden eser
yoktu. Evinin eşyası sade, dört hasır koltuk, birkaç
kilimden ibaretti. Salonda tahta döşemenin üstünde
sergisi yoktu. Hep minder üzerinde oturmuştur.
Sevgi ve aşk
yolunu öğütler, insanı Hakk'a götürenin kuru sözler,
ruhsuz ibâdetler değil, Allah sevgisi, aşk olduğunu
söylerdi
Aşkın ucu geldi, bana yânaştı bidâyet
Birden bire tûtuştu vücûd yandı nihâyet
Söndürmek içün çare ararken dedi hâtif
Yansın cananın aşkına hiç etme şikâyet
Tâ
Arşa kadar çıktı âhın Sırrıyâ şâd ol
Allah sana nusret edecek hem de hidâyet
Ve:
Feyz-i aşkımdır gönlümü gülgülistân eyleyen
Sırr-ı zâtımdır benî dillerde destân eyleyen
Tâ
ezelden bahşolunmuştur bana bû sermaye
Nefha-i Hak'tır gönlümü bâğ-u bustân eyleyen
Aşk-ı Hak'tan bî-habersin rakîbâ etme cedel
Aşk-ı Hak'tır her dilî feyz-i bedestân eyleyen
Cevlân etmek mî dilersin girmeden bâğ-ı dile
Hiç uçâbîlir mi kalbînî zimistân eyleyen
Âşıkın zehr içtiği âb-ı hayâttır şüphesiz
Nefs-i léimdir bilin dîli küfristân eyleyen
Sırrıyâ iç méy-i aşkı zevkine bak her zaman
Aşk-ı Haktır her dili Hakka perestân eyleyen
Feyz-i nûr efşân eder her âşık-ı dildâdeye
Gönlümü nevzâd-ı tıfla bir dibistân eyleyen
Ruhsuz ibâdetin, insanı
asıl amaca ulaştıramayacağını söyler, Hz.
Mevlânâ'nın: Tarîk-i Peygamber-i mâ ışk-est: Bizim
Peygamberimizin yolu aşktır " sözünü çok yinelerdi.
"Mahabbetten Muhammed oldu hâsıl,
Mahabbetsiz Muhammed'den ne hâsıl!" dizeleri de sık
yinelediği sözler arasındaydı. Şu şiri, Hak
sevgisinin onda ne derin bir anlam kazandığını
gösterir:
Hak yoğurmuş aşk ile bû cân-u bünyâdım benim
Tâ
ezelden sâfi kılmış dîn-ü îmânım benim
Bülbülân-ı aşk içinde bî-zebân zikreylerim
Lâ-mekân şehrinde tûtar bî-nişân şânım benim
Âfitâb-ı aşk doğunca kalbimî rûşen kılar
Zevk alur her zerresinden ilm-ü irfânım benim
Katresî cîhan değer bir aşka dûçâr olmuşam
Zevk alur içtikçe her an cism ile cânım benim
Âlem-i lâhût pîrinin sâkîsi oldum bugün
Aşk şarâbînî sunar bir ke's-i Rabbânım benim
Sırrı der etmez aram hiç gayri şeyden mürğ-i cân
Nûr-i Hak'tan feyz alur çün kalb-i sûzânım benim
Gösterişlerişi sevmez, zâhir değil, öz arardı:
"Bezersin kendinî zâhir libâsiyle tavûs gibî
Ki
dêsünler bû zamânda bu âdem ehl-i hürmettir.
İki cîhânda yoktur fâydasî
riyâkâr olma,
Ne
fâide sana derler isé ehl-i kerâmettir
Nedir bû kûru davâlar sülûkî görmeden sâlik
Tasavvuf ôkumakla postnişîn olmak hamâkattir"
dizeleriyle bu içtenlik duygularını dile
getirmektedir.
Ona göre dînin ve tarîkatin özü
ihlâs ve samîmiyyettir:
Sıdk-u ihlâs Hakk'a vuslat etmeğe oldû esas
Ehl-i dil ihlâs yüzünden feyzi êder iktibâs
Sıdk-u ihlâs sâhibî, makbûl-i Hudâdır bilin
Bûnun içün koy terâzûyâ özûnû et kıyâs
Sıdk ilê zikrê çalış leyl-ü nehâr durma sakın
Eyle ihlâs, feyz-i Hak kalbîne êde inikâs
Hırka seccâde ilê konmaz başâ devlet kuşu
Tâlib-i dünyâ içündür dîbâv-ü atlas libâs
Kendinî ehl-i dilê teşbîh edüp fahreyleme
İsrilê gitmek gerek hiç kabul etmez iltibâs
Nakledem bir sâhib-i ihlâs gör kî nîcedir
Kendinê celbeyledî Mahmûd'u, ihlâs-ı Ayâs
Sırrıyâ ihlâs ile tut evliyânın pendinî
Tahsil et hâl-i salâhı dilden ol ehl-i şinâs
Fakat bugün artık
tarîkat mensuplarının çoğunluğu, tasavvufun özünü
yitirmiş, davranışları merasim, gösteriş, kendini
beğenme, bağnazlık halini almıştır. Diyor ki:
Bû
zamân içrê aramâ doğru ihvân nê gezer
Âşık-ı Hak sıdk ilê bir kalb-i sûzân nê gezer
Sûretâ ehl-i hâl oldûğuna eylême nazar
Nâr-i aşk iylê yanan sâlik-i Yezdân nê gezer
Hep laklaka ile geçer leyl-ü nehârı yoksa
Mazhar-i nûr-i İlâhî ehl-i irfân nê gezer
Bir alâyişten ibâret oldu sohbetler bugün
Subha dek kan ağlayan zâkir-i Rahman nê gezer
Kendinî halvête çek Sırrî karışmâ hazer et
Zikr-i Hak îlê olan bâtında sultân nê gezer!
Son hastalığında,
yatağında yatarken şu (Arapça) şi'ri çok tekrar
ederdi:
"Dünyâ bir leştir, tâlibleri köpeklerdir; önü
şenlikli mamûr, sonu haraptır. Her gün bir melek
şöyle ünler: Doğun ki ölesiniz, yapın ki yıkılsın!
Geniş
görüşlü, hoşgörülü, filozof kafalı bir insandı.
Çürük, bâtıl rivâyet ve inançlara değer vermez
hakikati araştırırdı. Allah'ın rahmetini
tekelleştirmez, Allah'a bağlı herkesin İlâhî lütfa
mazhar olacağını söylerdi. Kitap ehli içinde de
velîler, ermiş insanlar bulunduğunu belirtirdi.
Bağnaz insanlardan hoşlanmaz, onlarla ülfet etmezdi.
"Sûretâ Sûfî-kıyâfet gôrünen harâmîler,
Hak yola gîdenleri hannâs-veş iğvâdedir"
"Kalmadî
artık tarîkat içre dünyâda revâc
Şimdi âlınûr azîzim ehl-i tarîkten harâc"
dizeleriyle başlayan
manzûmesinde
şeyhlik kisvesi altında zavallıları soyan, tasavvufu
bir dünyâ metâ'ı haline getiren müteşeyyihleri
taşlamaktadır. Mürîdlerine öğütü şudur:
Emr-i Hakk'a itinâ kıl Hazreti Allah yeter
Tafvîz et cümle umûrun Hazreti Allah yeter
Her hususta Ol sanâ mûîn olur bil şüphesiz
Sıdk ilê gel ôku Kur'ân sapma bû yoldan sakın
Her şeyin fevkindedir bil Hazreti Allah yeter
Korkma düşmandan dilâ Hak hıfzeder mutlak seni
Müstakîm ol râh-i Hak'ta Hazreti Allah yeter
Etme hiç şek kudretînê yok nihâyet âyık ol
Sırrıveş beklê kapûsun Hazreti Allah yeter
Beş
vakit namazdan ayrı olarak özellikle teheccüd
namazına devam etmelerini, şerîate bağlı
kalmalarını, dedikodu etmemelerini, elleri işte olsa
da gönülleriyle Hakk'ı zikirde olmalarını tavsiye
ettiği mürîdleri, hoşgörülü, irfân sâhibi ergin
insanlar olmuşlardır. Onun tarîkati bir bağnazlık
yuvası değil, bir irfân sofrası olmuştur.
Nê
hikmet âçıldı kalbim, bâğ-u bustân oldu hep
Nê
acâib sırr imiş bû, gülgülistân oldu hep
Yürüdü geldî banâ arz-u semâvât-ü melek
Ne
aceptir ki banâ cân île meftûn oldu hep
Nê
kaldım ben, ne de cîhân hemân Hak oldu ayân
Kalmadî pinhân dîdemden bana zâhir oldu hep
Âteş -i aşkın ile yandı vücûdum serteser
Sênin îçün dîdeler zâr île giryân oldu hep
Cûş-u hurûşa gelip mevc ederek deryây-ı dil
Sırrı çün aşkın ile deryây-i ummân oldu hep
İşte
meşrebi:
Aşkın sahrâsıdır yerlerimiz
Nûrdan külâh giyer pîrlerimiz
Seyrân içün semâvâta çıkup
Görür Arşullahı gözlerimiz
Hû
cân Allah Allah hû cân Allah
Canlar sana sana kurban Allah
Bir demde dû cîhânı gezeriz
Kimde aşk ateşi var sezeriz
Kalblere girer cevlân ederiz
Kudretttir bu bizim sırlarımız
Hû
cân Allah Allah hû cân Allah
Canlar sana sana kurban Allah
Cânı cânâne teslîm ederiz
Huzûrullah'a varup gideriz
Cemâl-i Hazret'i seyir ederiz
Hakk'ı zikir eder bu dillerimiz
Hû
cân Allah Allah hû cân Allah
Canlar sana sana kurban Allah
Dîdeden akan yaş ummân olur
Açılur kalb gözü seyrân olur
Gönüller bu hâle hayrân olur
Aşk-ı Hak'tır bizim yollarımız
Hû
cân Allah Allah hû cân Allah
Canlar sana sana kurban Allah
Sırrı aşkın ile sekrân olur
Zikreder mazhar-i ğufrân olur
Nazar-i dîdâr-i Rahmân olur
Nisbet kokusudur güllerimiz
Hû
cân Allah Allah hû cân Allah
Canlar sana sana kurban Allah
Münâcâtı:
Tevbe yâ Rabbi yâ kerîm Estağfirullahe'l-azîm
Kullarına sensin Rahîm Estağfirullahe'l-azîm
Nefse uyup ettim günâh Eyledim ömrümü tebâh
Senden gayri yoktur penâh Estağfirullahe'l-azîm
Nefs ile oldum âvâre Günâhım çok yüzüm kare
Senden olur yine çâre Estağfirullahe'l-azîm
Terk edemedim sivâyı Olmuşam gayet hevâyî
Sürme kapundan gedâyı Estağfirullahe'l-azîm
Bahr-i günâha dalmışam Zincîr-i nefsi salmışam
Gâyet âvâre kalmışam Estağfirullahe'l-azîm
Uydum nefsin hevâsına Düşüp gaflet deryâsına
Erişmişem gayesine Estağfirullahe'l-azîm
Nefse uyup oldum zelîl Bildim Ğafûr ismin delîl
Kapuna geldim yâ Celîl Estağfirullahe'l-azîm
Sırrıyâ eyle hidâyet Kalmıştır nâçâr be-ğâyet
Kapuna geldi nihâyet Estağfirullahe'l-azîm
Ve duâsı:
Bir tecellî kıl ilâhî gönlüme rahşân ola
Ref'edê varlık hicâbın şânım bî-nişân ola
Seyredê vech-ü cemâlin dîde-i dil dâimâ
Nûş edê bâde-i aşkın vâlih-u hayrân ola
Pâk ola gülzâr-i dîlim hâr-u ağyârdan tamam
Feyzinle edê temevvüc deryây-ı dil ummân ola
Zikr-i sultân hükmedüp şehr-i dilî êdê harâb
Gûnâgûn esrârına her zerrecîğim kân ola
Kalmaya idrâk-ü şu'ûr ğark-ı bahr-i aşk olup
Dil ebed esrârına gencîne-i nîhân ola
Sâki-i bahr-i lâhûttan câm-ı aşkı nûş edüp
Hısn-ı tevhîd-i hakîkatte daim pinhân ola
Bülbül-i cân ten kafêsin kıruben pervâz edê
Sahray-i dilde ruhanî bir acîb cevlân ola
Hesti-i mevhûmeden hiç kalmayâ zerre eser
Esmâ-ü esrârın her bir zerreden ayân ola
Rîh-i Rahmânın esüp dil gülşenin rûşen kıla
İklim-i cân şehriyâre şehr-i
lâ-mekân ola
Her tecellî çevremi sârup ihâtâ eyleye
İsm-i pâkin devr edüp kalbimde hirz-i cân ola
Zât-i pâkin hürmetîne didê-i kalbîmi aç
Şeş cihêtim hep çeşm ilê dêhân ola
Bir nazar kıl yâ İlâhî Sırrı kulun kalbinê
Didârın âyîne-i dîlinde râyegân ola
Şeyhleri:
1) Kendisinin ilk hilâfet aldığı
şeyhi Hacı Ömer Baba, Kadirî olmakla beraber Nakşî
usulden de tarîkat verirdi. Hacı Muharerrem
Efendi'nin bu şeyhinin şiirlerini toplayan ve hal
tercemesini anlatan hâlâ basılmamış, kendi el
yazması bir eseri bizde mevcuttur.
2) Erzurum'da Kolağası
Alî Rızâ Ahıshavî'den de Şâzelî tarîkati icâzeti
almıştır. Kendisi şöyle anlatırdı:
- Alî Rızâ
Efendi'den ders aldım, çalışıyordum. Bir gün şeyhi
ziyarete giderken kapısının önünde cezbe ile
kendimden geçtim. Uzun zaman öyle fenâ (kendinden
geçme) halinde kaldım. Ayılınca gidip durumu kendisine
arz ettim. Derhal bana icâzet verdi.
3) Bitlis'te Muhammed Kübrevî'ye
de intisabedip gözetiminde çile çıkarmış
ve icâzet almıştır. Bu zat Küfrevî diye meşhur ise
de aslında Horasan şeyhlerinden Necme'd-dîn Kübrâ'ya
nisbetle Kübrevî olması gerekir. Nitekim Hacı
Muharrem Efendi'nin "Makamât-i Ezkâr-i İlâhiyye"
adlı eserinde bu zat Kübrevî nisbetiyle anılmıştır.
4) Van'lı
Kahraman Baba'dan da icâzet almıştır. Savaş alanında
yaralı bir vaziyette bulup evine getirerek
yaralarını tedavi ettiği bu zât, Muharrem Efendi'nin
bu hizmetine karşılık ona himmet etmiş ve icâzet
vermiştir. Yine bizzat kendisinden dinlemiştim:
- Vanlı
kahraman Baba, sokakta bulduğum sıradan bir derviş
görünümünde idi, kimse kendisini tanımıyordu. Eve
getirip yaralarını tedavi ettikten sonra:
- Ben seni Hak sıfatıyla
mevsûf bir insan-ı kâmil biliyorum, bana himmet et,
dedim.
Kılıcı
aldı,
- Avucunu aç, dedi.
Avucumu açtım,
kılıcı sıktı, kılıçtan akan su avucumu doldurdu.
- Bunu ne yapayım,
dedim.
- Yüzünü yıka,
dedi.
Talebesi ve Halîfeleri:
Hacı
Muharrem Efendi, kendi memleketi olan Elazığ'da
şeyhliğinden çok bilginliğiyle tanınırdı. Bu kentte
tarîkatinden ziyâde ilmini yaymış, kentin başlıca
imamları, vâizleri ondan Arabî ilimler ve ferâiz
okumuşlardır. Talebesi arasında şimdi vâizlikten,
müftülükten emekli kimse1er bulunduğu gibi, öğretim
üyeleri de vardır.
Tarîkatine gelince: Nakşî
usulüyle ders verirdi. Tarikati önce, uzun süre
tabur imamı olarak bulunduğu Erzurum'da yayılmıştır.
1 ) Kendisinin bana anlattığına
göre iki zâta icâzet vermiştir ki biri Karadeniz
tarafından Cemal Efendi'dir. Bu zâtı hiç görmedim ve
haberini de duymadım. Hayatta olup olmadığını da
bilmiyorum. Muhakkak benim Hacı Muharrem Efendi'ye
talebe olarak intisabımdan önce vefat etmiş olmalı
ki ne ziyârete geldiğini, ne de bir mektubunu
gördüm.
2) Diğer
icâzetli halîfesi yine aslen Karadenizli olup
Erzurumda yerleşmiş bulunan Ali Rızâ Pîrimoğlu'dur.
Çok kimseyi Hakk'a irşâdetmiş olan, hikmetli konuşma
yeteneğine sâhibolduğunu duyduğum bu z ât da 1951
yılında Hakk'ın rahmetine göçmüştür. Kardeşi Faik
Pîrimoğlunun yazdığı, vefat haberini bildiren
mektup, Hacı Muharrem Efendi'ye ulaştığı esnada ben
önünde ders okuyordum. Mektubu açıp okumağa
başlayınca gözlerinden yaşların damladığını gördüm.
Daha sonra bana, yetişmiş, Hakk'a ermiş bir
kardeşinin vefât ettiğini söyledi. 0nun vefatı
üzerine şu târîhi düşürmüştür:
Mazhar-i feyz-i İlâhîdir Pîrim Alî Rızâ
Zikr-ü fikr-i Hak ile olmuştu meczûbi Hudâ
Bir melek -sıfat idî bû zât-i nâdîru'l-vücûd
Sohpetinden feyz alurdî ehl-i diller dâimâ
Âşikân-ı Hudâ'ya bir rehber-i müşfik idî
Bir teveccühte ederdî sâlikî Hak-âşinâ
Gûş edince irciî emrin hemân azm eyleyüp
Vuslat-i Hakk'a şitâbân eyledî bû mehlikâ
Çık mucemden Sırrî yüzü, söyle gel târîhini
Etti pervâz âşiyân-ı cennete Alî Rızâ
3) Yine Erzurum'da yetiştirmiş
bulunduğu Mehmet Canbilen Bey Efendi, me'muriyet
dolayısıyla Konya'ya intikal edince onun vasıtasiyle
tarîkati Konya'da yayılmıştır. Adâlet Bakanlığı
Özlük Personel Genel müdürlüğü yapan, halen Yargıtay
hakimi Vehbi Canbilen'in babası Mehmed Canbilen Bey
de yine Hacı Muharrem Efendi'nin sağlığında,1376 h.
-1956 m. yılında Hakk'ın rahmetine göçmüştür.
4) Erzurum'da kayınpederim
İsmâil Hakkı Özer de ömrünün son demlerine kadar
onun sevgisiyle çalkanan, ihlâs ve îman sembolü bir
insan idi. İcâzetli halîfe olmamakla beraber ermiş
bir insan idi.
5) Ali Rıza
Efendi'nin kardeşi Faik Pîrimoğlu da yetiştirdiği
büyük insanlardan biri idi. Bu iki zât bütün
kemallerine rağmen sadece kendilerini tezkiye ile
meşgul olmuşlar, pek irşâd görevi üstlenmemişlerdir.
Hayatta birbirlerinden ayrılmayan
bu iki zâttan Fâik Bey, 1971 veya 1972 yılında
İzmit'te, kayınpederim İsmâîl Hakkı Efendi de
1980'de Erzurum'da Hakk'a yürümüşlerdir.
6) Bugün Konya'da tarîkatinin
usulüne göre ders veren bir me'zunu vardır:
Hacı Nuri Efendi. Vaktiyle mûtâf(kılcı)lık yapan bu
zât, takriben 15-20 yıldan beri dünyâdan e1 etek
çekmiş, inzivâda zikrullah ile meşgul olmakta ve
Hacı Muharrem Efendi'nin usulüne göre ders
vermektedir. İcazetli olmamakla beraber ders vermeğe
izinlidir.
7) Bir me'zunu da Emekli bir
albay olup Bursa'da ikamet etmektedir. Fakat uzun
süreden beri bu zat ile irtibatım
olmamıştır. Kendisini Hacı Muharrem Efendi'yi
ziyârete geldiği zaman görmüş idim. Ama sıkı bir
muârefemiz olmadı.
8) Asıl
zâhir ve bâtın ilmi için bu satırların yazarını
hazırlamakta olduğunu söylüyordu. Fakat bu fakir,
onun zâhir ilimlerini nisbeten aldı ise de derin mâ`nâ
bilgilerine erişmekten âciz kaldı. Maamâfîh
hayatının sonlarında bizim için, oğlu Ömer Efendi'ye
bir icâzetnâme yazdırıp imzalamış, parmağıyla da
mühürleyip fakiri, usulünü devâm ettirmekle
görevlendirmiştir.
Nûr içinde bulunmasını,
çok sevdiği Resulullah'a komşu olmasını dilerim.
Vefâtı
üzerine, kabir taşına yazılmak üzere şu manzûmeyi
yazmıştık:
Zâirâ bak ibret al bir, burdaki Hakâşinâ
Kutb-i aktâb-ı zamândır vârisün lil-enbiyâ
Bir ömür verdî tamam ilm-i ledün tahsîline
Durmadan yandı, yakıldı aşk-ı Hakla dâimâ
Pîr-i Nakşî, Kâdir-ü Şettâridir hem Şazelî
Kendine vermiş icâzet dört tarîkten evliyâ
İlm-i zâhir, ilm-i bâtında
misâlî yok idî,
Tâlibânı ders alırdı, sâlikân feyz-ü likâ
Hazretîne gamlı gîren çîkar îdî bî-keder
Rehnümaydı, mehlikaydı, âşık-ı Hak dil-küşâ
Hak için hizmet onun hiç kanmayan arzusuydu
Géce gündüz bâbına eyler idî halk ilticâ
En
nihâyet "Küllü nefsin" şerbetinden nûş edip
"İrciî
emriyle buldù vuslat-i dâr-i bakâ
Bir ferah bir neşe vardı âlem-i ervâhta
Bağlayıp el karşılâdı Sırrıyâ ehl-i safâ
Müminîn birbîrine "Gittî!" deyip ağlâdılar
"Hâcı Muharrem Efendi, terk edip hoş bir sedâ
Evliyâdan on ikî zât çıktı târîhin dedi
Ol
velî geldî sanâ "fağfir lehû yâ Rabbenâ
Prof. Dr. Süleyman
Ateş