Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

UYANIŞ VE KALKINMA İÇİN YENİDEN KUR’ÂN’A

Yukarıda örneklerini arz ettiğim birçok yanlış görüş, yorum ve rivâyet yeniden ele alınıp dinin asıl kaynağı olan Kur’ân süzgecinden geçirilerek Kur’ân’ın ruhuna aykırı olanlar ayıklanmadıkça müslümanların bilimsel, fikrî bir sıçrama yapması mümkün değildir. Oysa artık bir milyarı aşan nüfusuyla müslümanların, yeni bir uyanışa ve bilimsel bir sıçramaya, çağdaşlaşmaya, başka bir deyişle bir Rönesansa şiddetle ihtiyaçları vardır.

Bugün Türkiye’mizde İmam Hatip Liseleri, İlâhiyat Fakülteleri mevcuttur. Din teşkilâtımız, eğitim kurumlarımız, hiçbir İslâm ülkesinde emsali bulunmayacak ölçüde yaygındır. Sayı bakımından yeteri kadar din kurumumuz vardır ama kalite bakımından diğer ülkelerden farkımız olduğunu söylemek güçtür. Bu kurumların, Kur’ân’a gönülden bağlı, ama bilimsel düşünen, bağnaz olmayan insanları yetiştirebilecek düzeyde olanları yok değil ama çok da değildir. Buralarda verilen eğitim ve öğretim yine statükocu, skolastik zihniyet aşılamakta; tarihi kültür mîrasımız hiç sorgulanmadan öğretilmekte, yanlışlar doğru olarak sunulmakta, öğrenci Kur’ân’a değil, yine gelenekleri doğru kabule yöneltilmektedir.

İnsanımız, Kur’ân’ın söylediğini değil, falanın veya filânın düşüncesini din diye kabule yönlendirilmekte, hattâ bazen Kur’ân’ın tam tersi düşünceleri kabul edip farkında olmadan Kur’ân’ı dışlamaktadır. Kur’ân hiç düşünmeden okunduğu için okuyanların kafasında da bir Kur’ân düşüncesi oluşmamaktadır. Oysa önemli olan çok okumak değil, bilinçli okumaktır. Nitekim sahâbîler, “ Kur’ân’dan bir âyetin anlam ve ahkâmını bellemem, bütün Kur’ân’ı hatmemden iyidir” prensibiyle, âyetleri anlayarak okumaya özen göstermişlerdir. Burada İmâm-ı Gazâlî’nin şu sözlerini anımsatmak istiyorum. Gazâlî, dinde çeşitli düşünce ve hayallerle aldananları anlatırken şöyle diyor:

“Bir grup da Kur’ân okumakla aldanmıştır. Öyle Kur’ân okurlar ki gündüz ve gecede Kur’ân’ı hatmederler. Dillerinden Kur’ân sözleri geçer ama kalbleri başka vâdîlerde dolaşır. Kur’ân’ın anlamlarını düşünmezler ki tehdîdinden çekinsin, öğütünden yararlansınlar. Zannederler ki Kur’ân’ın indirilmesindeki amaç, gaflet ile hemheme (paldır küldür okuma)dır. Bunların durumu, efendisinin yazdığı; kullandığı toprakta yapacağı işleri bildiren talîmât mektubunu anlayıp gereğini yapma yerine, sadece mektubun sözlerini tekrar tekrar okumakla vakit geçiren, ama mektupta yazılanları yapmayan köleye benzer. Oysa amaç, mektubu anlamadan sürekli okumak değil, okuyup anladıktan sonra verilen emirleri uygulamaktır. Ama bu köle, mektubun içeriğini anlamaya çalışmaz, sadece sözlerini ezberler ve efendisinin yazdığı emir ve yasaklara aykırı gitmeğe devam eder. Fakat ezberlediği mektubu her gün sesli, nağmeli olarak yüz kere okur. Bu köle, sonunda cezâyı hak eder. Çünkü mektuptaki amacın, onun içeriğini uygulamak değil, sözlerini okuyup tekrarlamak olduğunu sanarak aldanmıştır[1].

Öyle ise dinî eğitim veren okul ve Fakültelerimizdeki müfredat programları yeniden düzenlenmeli, Kur’ân’a ters ve yanlış olduğu açıkça anlaşılmış bulunan konular, yeniden yazılmalı ve din, asıl temel kaynağı esas alınarak öğretilmelidir.

Böylece insanların elini, kolunu bağlayan, pek çok güzel şeyi harâm kılan, insanları yasaklarla çevreleyen gelenekçilerin biçimlendirdiği İslâm yerine, Kur’ân’ın anlattığı İslâm, ayân beyân ortaya konmalıdır.

Zaten ictihâd kapısının kapanmış olduğu yolundaki yaygın kanı, İslâm hukukunun gelişmesini büyük ölçüde dondurmuştur.


 

[1] . İhyâ: 3/499

 

*