İSLAM VE
İNSAN HAKLARI
Kur'ân-ı Kerîm, her insanın,
doğuştan birtakım hakları olduğunu belirtir.
Bunların başlıcaları: 1) Yaşama hakkı- 2) İnanma
hakkı, din ve vicdan özgürlüğü, 3)Mülkiyet hakkı,
4) Evlenme ve üreme hakkı, 5) Seçme ve seçilme
hakkı, 6) Seyahat hakkı, 7) İkamet (vatandaşlık)
hakkı...vs.dir.
1) Yaşama hakkı: Hakların başında
yaşama hakkı gelir. Yalnız insan değil, her can,
kendini koruma ve savunma güdüsüyle donatılmıştır.
Her canlı, yaşamak için çırpınır, kendisine zarar
verecek şeylerden doğal olarak kaçar. Kendini
savunma tedbirleri alır. Allah'ın yarattığı canı
bir başkasının öldürme yetkisi yoktur. Bir
başkasına zarar vermeyen canlı öldürülmez.
Özellikle haksız yere bir insanı öldürmek çok
büyük bir suçtur.
Haksız yere bir insanı öldürmek
harâm olduğu gibi, bir ihtiyaç olmadan sırf zevk
için bir hayvanı öldürmek de harâmdır. Bir hadîste
Hz. Peygamber: "Bir kuşu, boş yere öldürenler
için kıyâmet gününde o kuş bağıracak; 'Yâ Rabbi,
falan adam yararlanmak niyeti olmadan beni boş
yere öldürdü!' diye şikâyet edecektir!"
buyurmuştur.
[1]
Yemek için usulüne göre hayvan
kesilebilir veya avlanabilir ama sırf zevk için
hayvanı öldürmek ve öyle bırakıp gitmek, Allah
katında günâhtır, böyle yapan Allah'ın cezâsına
uğrar. Zevk için avcılık yapılmamalıdır.
İhrâmda iken avlanmayı yasaklayan
Mâide: 110 (5)/96ncı âyet: "Huzuruna
toplanacağınız Allah'tan korkunuz" şeklinde
bitirilmektedir. Bunun anlamı şudur: Nasıl sizin
yanınıza hayvanlar toplanıyorsa, bir gün siz de
Allah'ın huzurunda toplanacaksınız. O hayvanlar,
size göre nasıl âciz ise siz de Allah'a göre öyle
âcizsiniz. Eğer siz, yanınıza sokulan, yakınızda
uçup konan hayvanlara bir zarar vermez, onları
incitmezseniz, huzurunda toplanacağınız Allah da
sizi incitmez, sizi korur. Allah'ın huzurunda
güvende olmak isteyen, başka canlılara güven
vermeli, başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır.
Kur'ân-ı Kerîm, haksız yere adam
öldürmeyi yasak-lamış, haksız yere adam öldürenin,
ebedî cehenneme gideceğini, Allah'ın gazabına,
lanetine ve büyük azâbına uğrayacağını
vurgulamıştır: "Bir mü'mini kasten öldürenin
cezâsı, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah
ona gazabetmiş, lanet etmiş ve onun için büyük
bir azâp hazırlamıştır!" (Nisâ: 98
(4)/93)âyetinde haksız yere bir mü'mini (yani bir
insanı) öldüren kimsenin, Allah'ın lanetine
uğrayacağı, cehennemde büyük bir azâba çarpılacağı
vurgulan-maktadır.
Gerçi âyette mü'min insanı haksız
yere öldürenin ebedî cehenneme atılacağı
söyleniyorsa da bundan mü'min olmayan insanı
öldürmeye izin verildiği anlamı çıkmaz. Hitap
İslâm toplumuna yapıldığı için burada mü'min insan
tabîri geçmiştir. Fakat inancı ne olursa olsun,
her insanın canı, malı ve nâmusu güvencededir.
Haksız yere hiç kimsenin canına, malına ve
nâmûsuna dokunulamaz. Yüce Allah tüm ma'sûm
insanları kasdederek: "Allah'ın harâm kıldığı
canı haksız yere öldürmeyin." (İsrâ: 50/33)
buyurmuş ve Allah'ın hâlis kullarının, haksız yere
cana kıyma-yacaklarını vurgulamıştır (Furkan:
42/68)
Bundan dolayı İsrâiloğullarına
şöyle yazdık: Kim, bir cana kıymamış, ya da
yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı
öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir.
Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle)
yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur.
Andolsun elçilerimiz onlara açık delîller
getirdiler, ama bundan sonra da onlardan çoğu,
yine yeryüzünde israf etmekte (aşırı gitmekte)dirler.
(Mâide: 110 (5)/32)
Âdem'in iki oğlunun öyküsünden
hemen sonra gelen bu âyette, bundan dolayı
İsrâiloğullarına, bir cana kıyanın bütün toplumun
canına kıymış ve bir canı yaşatanın da bütün
toplumu yaşatmış gibi kabul edile-ceğinin
bildirilmiş olması, kimi müfessirlere göre
anlatılan bu öldürme olayının kahramanlarının,
asıl Âdem'in öz oğulları değil, onun zürriyetinden
gelmiş olan İsrâ-iloğullarından iki kişi olduğunu
gösterir.
Âyette, bir insanı öldürmek, bütün
toplumu öldürmek gibi sayılmıştır.
Çünkü bir insan,
türünü temsil eder. Bir insanın haksız yere
öldürülmesi, toplumda haksızlıkların,
saldırıların, öldürme olaylarının yayılma-sına,
insanların birbirine düşmesine, kan davâlarının
yaygınlaşmasına, toplum düzeninin bozulmasına yol
açar. Birinin hayatını koruyup kurtarmak da
toplumda can güvenliğini sağlar. Toplumu gönül
huzuru içerisinde mutlu yaşatır. Yüce Allah, bir
ferdin hayatını, bir toplumun hayatı kadar değerli
saymıştır. Bir ferde haksızlık etmek, tüm topluma
haksızlık etmek gibidir.
Fakîr düşerim,
besleyemem düşüncesiyle çocuk öldürmek, yani
doğmuş çocuğunu sokaklara atmak, ölüme terk etmek
veya anne rahminde uzuvları belirmiş, ruh üflenmiş
bir yavruyu kürtaj ile parçalayıp katletmek
harâmdır, cinâyettir. Yüce Allah: "Fakirlik
korkusuyla çocuklarınızı öldürmek büyük hatâdır."
(İsrâ: 50 (17)/31) buyurmuştur.
Herkesin rızkını
veren Allah'tır. İslâma göre kişi, döllenmeden
önce çocuğun oluşmasını önleyecek tedbirler
alabilir. Anne babanın rızâsıyla doğum kontrolü
câizdir ki buna hadîslerde azl
denilmektedir. Azl, ço-cuğun döllenmesine
engel olma yöntemidir. Bu, câizdir. Fakat
döllenmiş bir çocuğu, zorunlu bir neden olmadıkça,
annenin sağlığı için tehlike oluşturmadıkça
düşürmek; özellikle organları belirmiş, ruh
üflenerek ayrı bir insan haline gelmiş bir çocuğu
kürtaj ile parçalayıp almak cinâyettir. Bunu
yapanlar ve yaptıranlar büyük vebâl ve sorumluluk
altına girerler. Döllenmiş yavrunun dünyâya gelme
hakkı elinden alınamaz ve alınmamalıdır.
2) İkinci temel hak
inanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğüdür.
Kur'ân'a göre herkes düşünce ve inanç özgürlüğüne
sahiptir: "Dileyen inansın, dileyen
inan-masın.", "Sizin dininiz size, benim dinim
banadır.", "Sizin eyleminiz size, benim eylemim
bana âittir. Siz benim yaptıklarımdan sorumlu
değilsiniz; ben de sizin yap-tıklarınızdan sorumlu
değilim." âyetleri ve benzerleri, bu
özgürlüğü vurgulamaktadır. Hiç kimse zorla
inancın-dan döndürülemez. Zaten inanç zorla,
baskıyla olmaz. Kesin kanıya, gönül bağlılığına
dayanır: "Dinde zorlama yoktur." (Bakara:
92 (2)/256)
İslâmda savaş,
insanları zorla dine sokmak için değil, vicdanlar
üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmak için yapılır.
Müslümanlar,
fethettikleri ülkelerin halklarına tam bir din ve
vicdan özgürlüğü tanımışlardır. Emevîler,
Abbâsîler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde
gayri müslim tebea, özgürlük içinde inaçlarını
yerine getirmiş-lerdir. Büyük Osmanlı
İmparatorluğunda aynı köyde kasabada ve kentte
câmi, kilise ve havra bir arada bulunmuş, her
dinin mensubu kendi mabedinde özgürce ibâdetini
yapmıştır. O zamanlar bu toleransı başka bir yerde
görmek mümkün değildi. Hattâ yirminci asrın
sonlarında bağnazlıkla gözü dönmüş Sırpların,
Bosna Hersek'te müslümanlara karşı işledikleri
cinâyetler, azıcık vicdanı olanların tüylerini
ürpertmekte, sağduyulu dindarları tiksindirmekte,
bu barbarlara karşı nefretle doldurmakta idi. Oysa
Osmanlı ülkesinde İslâmın ege-menliğinde yaşamış
olan Yunanlılar, Makedonlar, Sırp-lar, Macarlar,
Bulgarlar, Romenler, Ermeniler vs gayri müslimler
en son sınırına kadar özgürlük içinde
yaşa-mışlardı. Öyle olmasaydı dörtyüz yıl Osmanlı
egemen-liğinde kalan bu topraklarda
hıristiyanlığın izi kalır mıydı?
Hz. Ömer zamanında
Irak'a, Gürcistan'a, Azerbay-can'a giden müslüman
fâtihler, oraların halklarına baş vergisi olan
cizye karşılığında özgürlük tanımışlar, aldıkları
bu vergiye karşılık askerlikten muâf tuttukları o
insanları, düşmanlarına karşı koruma görevi
üstlenmiş-lerdir. Ama onlar içinde müslümanlarla
birlikte cepheye gidip askerlik yapan kimselerden
vergi almadıkları gibi, kadın ve çocuklardan da
vergi almamışlar; mabedlerini korumuşlar, hattâ
mabedlerinin yapımı için yardım da etmişlerdir.
3) Mülkiyet
(mal edinme)hakkı: Kur'ân'a göre mülkün
asıl sahibi Allah'tır. "Göklerin ve yerin mülkü
Allah'ındır" (Bürûc: 27(85)/9, Furkan: 42
(25)/2, Şûrâ: 62 (42)/49, Zuhruf: 63 (43)/85,
Câsiye: 65 (45)/27, Âl-i İmran: 94 (3)/189, Nûr:
102 (24)/42, Fetih: 109 (49)/14, Mâide: 110
(5)/17, Hadîd: 112 (57)/2, 5, Tevbe: 113 (9)/116)
Ancak Allah'ın, halîfe yaptığı insan (Bakara: 92
(2)/30), Allah adına mülkü yönetir, dünyâda düzeni
sağlar. Mülk, Allah'ın insana emânetidir. Bu
emâneti güzel yönetmek, hor kullanmamak gerekir.
Şu yaşadığımız
dünyâ, yalnız insanın değil, üstündeki bütün
canlıların ortak malıdır. Havada, toprakta ve suda
herkesin hakkı vardır. İnsan, kısa ömür içinde
eline geçen mülkü güzel yönetmeli, sırf kendi
nefsini ve çıkarını düşünerek güzel dünyâ
çevresini sorumsuzca kirletmemelidir.
Teknolojinin çok
geliştiği şu çağda denizlere sorumsuzca dökülen
atık maddeler, denizleri mikrop yuvası haline
getirmekte; fabrika bacalarının atmosfere
pompaladığı zehirli gazlar büyük kentlerde nefes
alacak hava bırakmamaktadır. Artık iç denizlerde
nerdeyse balık nesilleri tükenmekte; zehirlenen
balıklar karaya vurmak-ta; çevreye yayılan
radyasyon, ana karnındaki çocukları sakatlamakta;
iki başlı, bozuk uzuvlu anormal yavruların
doğmasına neden olmaktadır. İnsanların
sorumsuz-luğunun cezâsı olan bu olaylar, insanlara
bir ikazdır. Yüce Allah: "İnsanların elleriyle
yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde
bozukluk çıktı. Belki uslanır, dönerler diye Allah
onlara yaptıklarının bir kısmını tattırmaktadır!"
(Rum: 84 (30)/41), " (Fakat Allah, yine de
insanlara fırsat vermektedir) Eğer Allah,
insanları yaptıkları işler yüzünden hemen
cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek canlı
kalmazdı. Fakat Allah onları cezalandırmayı belli
bir süre erteliyor!" (Fâtır: 43 (35)/45)
buyurmuştur. Bu âyetler, sorumsuz davranışların,
çevreyi kirletmenin nasıl canlıları tükettiğine,
insanları nasıl korkunç felâketlere
sürükleyeceğine dikkati çekmekte ve insanları
yanlış davranışlardan sakındırmaktadır.
Çevreyi sorumsuzca
kirletmek, ozon tabakasının incelip delinmesine
neden olmuştur. İnsanların uslanıp daha dikkatli
davranmaları gerekir. Aksi takdirde ilerideki
nesilleri daha büyük felâketler bekler.
4) Evlenme ve
Üreme hakkı: "Allah size ken-dinizden eşler var
etti, eşlerinizden de sizin için oğullar ve
torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerle
rızıklandırdı." (Nahl: 70/72),"Beğendiğiniz
kadınlarla evleniniz!.." (Nisâ: 98 (4)/3),
"İçinizden bekârları ve
köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin.
Eğer yoksul
iseler, Allah, lütfuyla onları zengin eder. Allah(ın
mülkü) geniştir, O, (her şeyi) bilendir. Evlenme
(imkânı)
bulamayanlar, Allah ken-dilerini lütfundan zengin
ed(ip evlenme imkânına kavuş-tur)uncaya
kadar iffetlerini korusunlar."
(Nûr: 102
(24)/32-33)
Göklerin ve
yerin mülkü Allah'ındır.
(O)
dilediğini yaratır.
Dilediğine dişiler, dilediğine de
erkekler bahşe-der. Yahut onları çift yapar: Hem
dişi, hem erkek
(verir).
Dilediğini de kısır yapar.
O (her
şeyi) bilen, (her şeye) gücü yetendir.
(Şûrâ: 62 (42)/49-50) âyetleri insanları
evlenmeye, çoluk çocuk sahibi olmaya
yöneltmektedir.
Kurân-ı Kerîm, insanları evlenip
âile kurmaya teşvik ettiği gibi, Peygamberimiz de
Dünyâ bir geçimden ibârettir. Şu geçim
dünyâsının en güzel nimeti de iyi bir kadın(la
evlenmek)dir."[2],
"Gençler, sizden gücü yeten evlensin. Çünkü bu,
gözü harâma karşı korur, nâmûsu muhafaza eder.
Gücü yetmeyen de oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti
kırar."[3]
gibi hadîsleriyle müslümanları evlenmeye, üremeye
teşvik etmiştir. Nâmûs ve iffetin korunması,
neslin devamı için evlenmek gerekir. İslâm âilesi,
karşılıklı sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur.
Peygamberimiz, iffetli, iyi huylu kadının en büyük
dünyâ nimeti olduğunu belirtmiştir.
5) Seçme ve seçilme hakkı:
Kur'ân'ın insanlığa getirdiği temel haklardan biri
de seçme ve seçilme hakkıdır. Peygamberimiz,
sahâbîlerinden beyat almıştır ki bunun modern
anlamı seçimdir. Yalnız erkeklerin değil,
kadınların da oy hakkı vardır: "Sana beyat
edenler (İslâm uğrunda ölünceye kadar savaşmak
üzere sana söz verenler), gerçekte Allah'a
beyat etmektedirler. Allah'ın eli, onların
ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi
aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah'a verdiği sözü
tutarsa Allah ona büyük bir mükâfât verecektir.
(Fetih: 48/10)
"Ey peygamber, inanmış kadınlar
sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları,
hırsızlık etmemeleri, zinâ etmemeleri, çocuklarını
öldürmeme-leri, elleriyle ayak-ları arasında bir
iftirâ uydurup getirmemeleri
(başkasının doğurduğu veya başka
erkekten gayri meşru kazan-dıkları bir çocuğu,
kocalarına nispet etmemeleri), iyi bir işte
sana karşı gelmemeleri hususunda sana beyat
ederlerse onların beyatlarını al ve onlar için
Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok
bağışlayan, çok esir-geyendir." (Mümtehine:
111 (60)/12)
"Ey inananlar, Allah'a itâat
edin, Elçiye ve sizden olan buyruk sahibine itâat
edin." (Nisâ: 98/59)
âyetleri seçme, seçilme hakkını ve seçilenin yasal
emirlerine itâat etme prensibini getirmektedir.
Hz. Peygamber, Mekke'nin Fethi
gününde erkek-lerden beyat aldığı gibi
kadınlardan da beyat almıştır ki bu, erkek kadın
herkese seçim hakkının tanınması demektir.
Peygamberimiz, kendisinden sonra âilesinden birini
yerine bırakmamış, bu yüzden müslümanlar, ha-lîfelerini
kendileri seçmişlerdir. İlk dört halîfe beyat
deni-len bir tür seçimle iş başına gelmişlerdir.
Daha sonra bu sistem verâset yoluyla saltanata
dönüştürülmüştür.
6) Seyâhat hakkı: "De ki:
'Yeryüzünde gezin, bakın, yaratmaya nasıl başladı,
sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü
Allah, her şeye kadirdir." (Ankebût: 85
(29)/20) âyeti ve benzerleri, insanları yeryüzünde
seyahat edip Allah'ın yaratılış mucizelerini
görmeye, araştırma ve inceleme yapmaya yöneltmek-tedir.
Allah'ın verdiği seyahat özgürlüğü, haklı bir
sebep olmadan kısıtlanamaz.
7) İkamet hakkı: Kurân,
insana, başkasının hak-kına, mülküne tecâvüz
etmemek şartıyla Allah'ın mülkü olan şu dünyâda,
istediği yerde ikamet hakkı da tanımıştır:
"Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını
alırken melekler: Ne işte idiniz (dininiz için ne
yapı-yordunuz) dediler. (Bunlar): Biz yer
yüzünde aciz düşü-rülmüştük. diye cevap verdiler.
Melekler dediler ki: Peki, Allah'ın yeri geniş
değil miydi ki onda göç ed(ip gönlünüzce
yaşayabileceğiniz bir yere gid)ey-diniz? İşte
onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş
yeridir orası!" (Nisâ: 98 (4)/97)
Sonuç olarak vurgulamak gerekir ki:
insanın hakkı, başkasının hakkıyla özgürlüğüyle
sınırlıdır. Kişi, kendi hakkını düşündüğü kadar
başkasının hakkını da düşünmeli, yalnız insanların
değil, hayvanların, bitkilerin hakkını da
gözetmeli ve hiçbir canı incitmemeli, hiçbir
canlıya zarar vermemelidir. Doğru müslüman,
çevrenin elinden, dilinden zarar görmediği,
herkese iyilik, barış ve sevgi götüren olgun
insandır.
"Olmak istersen cihândâ eğer
makbûl-i insü cin
Ne kimse senden incinsin, ne sen
bir kimseden incin!"