Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

İSLAM VE İNSAN HAKLARI

 

Kur'ân-ı Kerîm, her insanın, doğuştan birtakım hakları olduğunu belirtir. Bunların başlıcaları: 1) Yaşama hakkı- 2) İnanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğü,  3)Mülkiyet hakkı, 4) Evlenme ve üreme hakkı, 5) Seçme ve seçilme hakkı, 6) Seyahat hakkı, 7) İkamet (vatandaşlık) hakkı...vs.dir.

1) Yaşama hakkı: Hakların başında yaşama hakkı gelir. Yalnız insan değil, her can, kendini koruma ve savunma güdüsüyle donatılmıştır. Her canlı, yaşamak için çırpınır, kendisine zarar verecek şeylerden doğal olarak kaçar. Kendini savunma tedbirleri alır. Allah'ın yarattığı canı bir başkasının öldürme yetkisi yoktur. Bir başkasına zarar vermeyen canlı öldürülmez. Özellikle haksız yere bir insanı öldürmek çok büyük bir suçtur.

 Haksız yere bir insanı öldürmek harâm olduğu gibi, bir ihtiyaç olmadan sırf zevk için bir hayvanı öldürmek de harâmdır. Bir hadîste Hz. Peygamber: "Bir kuşu, boş yere öldürenler için kıyâmet gününde o kuş bağıracak; 'Yâ Rabbi, falan adam yararlanmak niyeti olmadan beni boş yere öldürdü!' diye şikâyet edecektir!" buyurmuştur.” [1]

Yemek için usulüne göre hayvan kesilebilir veya avlanabilir ama sırf zevk için hayvanı öldürmek ve öyle bırakıp gitmek, Allah katında günâhtır, böyle yapan Allah'ın cezâsına uğrar. Zevk için avcılık yapılmamalıdır.

İhrâmda iken avlanmayı yasaklayan Mâide: 110 (5)/96’ncı âyet: "Huzuruna toplanacağınız Allah'tan korkunuz" şeklinde bitirilmektedir. Bunun anlamı şudur: Nasıl sizin yanınıza hayvanlar toplanıyorsa, bir gün siz de Allah'ın huzurunda toplanacaksınız. O hayvanlar, size göre nasıl âciz ise siz de Allah'a göre öyle âcizsiniz. Eğer siz, yanınıza sokulan, yakınızda uçup konan hayvanlara bir zarar vermez, onları incitmezseniz, huzurunda toplanacağınız Allah da sizi incitmez, sizi korur. Allah'ın huzurunda güvende olmak isteyen, başka canlılara güven vermeli, başkalarına zarar vermekten sakınmalıdır.

Kur'ân-ı Kerîm, haksız yere adam öldürmeyi yasak-lamış, haksız yere adam öldürenin, ebedî cehenneme gideceğini, Allah'ın gazabına, la‘netine ve büyük azâbına uğrayacağını vurgulamıştır: "Bir mü'mini kasten öldürenin cezâsı, içinde sürekli kalacağı cehennemdir. Allah ona gazabetmiş, la‘net etmiş ve onun için büyük bir azâp hazırlamıştır!" (Nisâ: 98 (4)/93)†âyetinde haksız yere bir mü'mini (yani bir insanı) öldüren kimsenin, Allah'ın la‘netine uğrayacağı, cehennemde büyük bir azâba çarpılacağı vurgulan-maktadır.

Gerçi âyette mü'min insanı haksız yere öldürenin ebedî cehenneme atılacağı söyleniyorsa da bundan mü'min olmayan insanı öldürmeye izin verildiği anlamı çıkmaz. Hitap İslâm toplumuna yapıldığı için burada mü'min insan ta‘bîri geçmiştir. Fakat inancı ne olursa olsun, her insanın canı, malı ve nâmusu güvencededir. Haksız yere hiç kimsenin canına, malına ve nâmûsuna dokunulamaz. Yüce Allah tüm ma'sûm insanları kasdederek: "Allah'ın harâm kıldığı canı haksız yere öldürmeyin."  (İsrâ: 50/33) buyurmuş ve Allah'ın hâlis kullarının, haksız yere cana kıyma-yacaklarını vurgulamıştır (Furkan: 42/68)

 Bundan dolayı İsrâiloğullarına şöyle yazdık: Kim, bir cana kıymamış, ya da yeryüzünde bozgunculuk yapmamış olan bir canı öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibidir. Kim de onu(n hayatını kurtarmak suretiyle) yaşatırsa, bütün insanları yaşatmış gibi olur. Andolsun elçilerimiz onlara açık delîller getirdiler, ama bundan sonra da onlardan çoğu, yine yeryüzünde israf etmekte (aşırı gitmekte)dirler. (Mâide: 110 (5)/32)

Âdem'in iki oğlunun öyküsünden hemen sonra gelen bu âyette, bundan dolayı İsrâiloğullarına, bir cana kıyanın bütün toplumun canına kıymış ve bir canı yaşatanın da bütün toplumu yaşatmış gibi kabul edile-ceğinin bildirilmiş olması, kimi müfessirlere göre anlatılan bu öldürme olayının kahramanlarının, asıl Âdem'in öz oğulları değil, onun zürriyetinden gelmiş olan İsrâ-iloğullarından iki kişi olduğunu gösterir.

Âyette, bir insanı öldürmek, bütün toplumu öldürmek gibi sayılmıştır. Çünkü bir insan, türünü temsil eder. Bir insanın haksız yere öldürülmesi, toplumda haksızlıkların, saldırıların, öldürme olaylarının yayılma-sına, insanların birbirine düşmesine, kan da‘vâlarının yaygınlaşmasına, toplum düzeninin bozulmasına yol açar. Birinin hayatını koruyup kurtarmak da toplumda can güvenliğini sağlar. Toplumu gönül huzuru içerisinde mutlu yaşatır. Yüce Allah, bir ferdin hayatını, bir toplumun hayatı kadar değerli saymıştır. Bir ferde haksızlık etmek, tüm topluma haksızlık etmek gibidir.

Fakîr düşerim, besleyemem düşüncesiyle çocuk öldürmek, yani doğmuş çocuğunu sokaklara atmak, ölüme terk etmek veya anne rahminde uzuvları belirmiş, ruh üflenmiş bir yavruyu kürtaj ile parçalayıp katletmek harâmdır, cinâyettir. Yüce Allah: "Fakirlik korkusuyla çocuklarınızı öldürmek büyük hatâdır." (İsrâ: 50 (17)/31) buyurmuştur.

Herkesin rızkını veren Allah'tır. İslâma göre kişi, döllenmeden önce çocuğun oluşmasını önleyecek tedbirler alabilir. Anne babanın rızâsıyla doğum kontrolü  câizdir ki buna hadîslerde ‘azl denilmektedir. Azl, ço-cuğun döllenmesine engel olma yöntemidir. Bu, câizdir. Fakat döllenmiş bir çocuğu, zorunlu bir neden olmadıkça, annenin sağlığı için tehlike oluşturmadıkça düşürmek; özellikle organları belirmiş, ruh üflenerek ayrı bir insan haline gelmiş bir çocuğu kürtaj ile parçalayıp almak cinâyettir. Bunu yapanlar ve yaptıranlar büyük vebâl ve sorumluluk altına girerler. Döllenmiş yavrunun dünyâya gelme hakkı elinden alınamaz ve alınmamalıdır.

2) İkinci temel hak inanma hakkı, din ve vicdan özgürlüğüdür. Kur'ân'a göre herkes düşünce ve inanç özgürlüğüne sahiptir: "Dileyen inansın, dileyen inan-masın.", "Sizin dininiz size, benim dinim banadır.", "Sizin eyleminiz size, benim eylemim bana âittir. Siz benim yaptıklarımdan sorumlu değilsiniz; ben de sizin yap-tıklarınızdan sorumlu değilim."  âyetleri ve benzerleri, bu özgürlüğü vurgulamaktadır. Hiç kimse zorla inancın-dan döndürülemez. Zaten inanç zorla, baskıyla olmaz. Kesin kanıya, gönül bağlılığına dayanır: "Dinde zorlama yoktur." (Bakara: 92 (2)/256)

İslâmda savaş, insanları zorla dine sokmak için değil, vicdanlar üzerindeki baskıyı ortadan kaldırmak için yapılır.

Müslümanlar, fethettikleri ülkelerin halklarına tam bir din ve vicdan özgürlüğü tanımışlardır. Emevîler, Abbâsîler, Selçuklular ve Osmanlılar döneminde gayri müslim tebea, özgürlük içinde inaçlarını yerine getirmiş-lerdir. Büyük Osmanlı İmparatorluğunda aynı köyde kasabada ve kentte câmi‘, kilise ve havra bir arada bulunmuş, her dinin mensubu kendi ma‘bedinde özgürce ibâdetini yapmıştır. O zamanlar bu toleransı başka bir yerde görmek mümkün değildi. Hattâ yirminci asrın sonlarında bağnazlıkla gözü dönmüş Sırpların, Bosna Hersek'te müslümanlara karşı işledikleri cinâyetler, azıcık vicdanı olanların tüylerini ürpertmekte, sağduyulu dindarları tiksindirmekte, bu barbarlara karşı nefretle doldurmakta idi. Oysa Osmanlı ülkesinde İslâmın ege-menliğinde yaşamış olan Yunanlılar, Makedonlar, Sırp-lar, Macarlar, Bulgarlar, Romenler, Ermeniler vs gayri müslimler en son sınırına kadar özgürlük içinde yaşa-mışlardı. Öyle olmasaydı dörtyüz yıl Osmanlı egemen-liğinde kalan bu topraklarda hıristiyanlığın izi kalır mıydı?

Hz. Ömer zamanında Irak'a, Gürcistan'a, Azerbay-can'a giden müslüman fâtihler, oraların halklarına baş vergisi olan cizye karşılığında özgürlük tanımışlar, aldıkları bu vergiye karşılık askerlikten muâf tuttukları o insanları, düşmanlarına karşı koruma görevi üstlenmiş-lerdir. Ama onlar içinde müslümanlarla birlikte cepheye gidip askerlik yapan kimselerden vergi almadıkları gibi, kadın ve çocuklardan da vergi almamışlar; ma‘bedlerini korumuşlar, hattâ ma‘bedlerinin yapımı için yardım da etmişlerdir.

3) Mülkiyet  (mal edinme)hakkı: Kur'ân'a göre mülkün asıl sahibi Allah'tır. "Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır"  (Bürûc: 27(85)/9, Furkan: 42 (25)/2, Şûrâ: 62 (42)/49, Zuhruf: 63 (43)/85, Câsiye: 65 (45)/27, Âl-i İmran: 94 (3)/189, Nûr: 102 (24)/42, Fetih: 109 (49)/14, Mâide: 110 (5)/17, Hadîd: 112 (57)/2, 5, Tevbe: 113 (9)/116) Ancak Allah'ın, halîfe yaptığı insan (Bakara: 92 (2)/30), Allah adına mülkü yönetir, dünyâda düzeni sağlar. Mülk, Allah'ın insana emânetidir. Bu emâneti güzel yönetmek, hor kullanmamak gerekir.

Şu yaşadığımız dünyâ, yalnız insanın değil, üstündeki bütün canlıların ortak malıdır. Havada, toprakta ve suda herkesin hakkı vardır. İnsan, kısa ömür içinde eline geçen mülkü güzel yönetmeli, sırf kendi nefsini ve çıkarını düşünerek güzel dünyâ çevresini sorumsuzca kirletmemelidir.

Teknolojinin çok geliştiği şu çağda denizlere sorumsuzca dökülen atık maddeler, denizleri mikrop yuvası haline getirmekte; fabrika bacalarının atmosfere pompaladığı zehirli gazlar büyük kentlerde nefes alacak hava bırakmamaktadır. Artık iç denizlerde nerdeyse balık nesilleri tükenmekte; zehirlenen balıklar karaya vurmak-ta; çevreye yayılan radyasyon, ana karnındaki çocukları sakatlamakta; iki başlı, bozuk uzuvlu anormal yavruların doğmasına neden olmaktadır. İnsanların sorumsuz-luğunun cezâsı olan bu olaylar, insanlara bir ikazdır. Yüce Allah: "İnsanların elleriyle yaptıkları işler yüzünden karada ve denizde bozukluk çıktı. Belki uslanır, dönerler diye Allah onlara yaptıklarının bir kısmını tattırmaktadır!" (Rum: 84 (30)/41), " (Fakat Allah, yine de insanlara fırsat vermektedir) Eğer Allah, insanları yaptıkları işler yüzünden hemen cezalandıracak olsaydı, yeryüzünde tek canlı kalmazdı. Fakat Allah onları cezalandırmayı belli bir süre erteliyor!"  (Fâtır: 43 (35)/45) buyurmuştur. Bu âyetler, sorumsuz davranışların, çevreyi kirletmenin nasıl canlıları tükettiğine, insanları nasıl korkunç felâketlere sürükleyeceğine dikkati çekmekte ve insanları yanlış davranışlardan sakındırmaktadır.

 Çevreyi sorumsuzca kirletmek, ozon tabakasının incelip delinmesine neden olmuştur. İnsanların uslanıp daha dikkatli davranmaları gerekir. Aksi takdirde ilerideki nesilleri daha büyük felâketler bekler.   

4) Evlenme ve Üreme hakkı: "Allah size ken-dinizden eşler var etti, eşlerinizden de sizin için oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel şeylerle rızıklandırdı." (Nahl: 70/72),"Beğendiğiniz kadınlarla evleniniz!.." (Nisâ: 98 (4)/3),  "İçinizden bekârları ve köle ve cariyelerinizden iyileri evlendirin. Eğer yoksul iseler, Allah, lütfuyla onları zengin eder. Allah(ın mülkü) geniştir, O, (her şeyi) bilendir. Evlenme (imkânı) bulamayanlar, Allah ken-dilerini lütfundan zengin ed(ip evlenme imkânına kavuş-tur)uncaya kadar iffetlerini korusunlar."  (Nûr: 102 (24)/32-33)

“Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır. (O) dilediğini yaratır. Dilediğine dişiler, dilediğine de erkekler bahşe-der. Yahut onları çift yapar: Hem dişi, hem erkek (verir). Dilediğini de kısır yapar. O (her şeyi) bilen, (her şeye) gücü yetendir.” (Şûrâ: 62 (42)/49-50) âyetleri insanları evlenmeye, çoluk çocuk sahibi olmaya yöneltmektedir.

Kur‘ân-ı Kerîm, insanları evlenip âile kurmaya teşvik ettiği gibi, Peygamberimiz de “Dünyâ bir geçimden ibârettir. Şu geçim dünyâsının en güzel ni‘meti de iyi bir kadın(la evlenmek)dir."[2], "Gençler, sizden gücü yeten evlensin. Çünkü bu, gözü harâma karşı korur, nâmûsu muhafaza eder. Gücü yetmeyen de oruç tutsun. Çünkü oruç şehveti kırar."[3] gibi hadîsleriyle müslümanları evlenmeye, üremeye teşvik etmiştir. Nâmûs ve iffetin korunması, neslin devamı için evlenmek gerekir. İslâm âilesi, karşılıklı sevgi ve saygı temeli üzerine kurulur. Peygamberimiz, iffetli, iyi huylu kadının en büyük dünyâ ni‘meti  olduğunu belirtmiştir.

5) Seçme ve seçilme hakkı: Kur'ân'ın insanlığa getirdiği temel haklardan biri de  seçme ve seçilme hakkıdır. Peygamberimiz, sahâbîlerinden bey‘at almıştır ki bunun modern anlamı seçimdir. Yalnız erkeklerin değil, kadınların da oy hakkı vardır:  "Sana bey‘at edenler (İslâm uğrunda ölünceye kadar savaşmak üzere sana söz verenler), gerçekte Allah'a bey‘at etmektedirler. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir. Kim ahdini bozarsa, kendi aleyhine bozmuş olur. Ve kim Allah'a verdiği sözü tutarsa Allah ona büyük bir mükâfât verecektir. (Fetih: 48/10)

"Ey peygamber, inanmış kadınlar sana gelip Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmamaları, hırsızlık etmemeleri, zinâ etmemeleri, çocuklarını öldürmeme-leri, elleriyle ayak-ları arasında bir iftirâ uydurup getirmemeleri (başkasının doğurduğu veya başka erkekten gayri meşru kazan-dıkları bir çocuğu, kocalarına nispet etmemeleri), iyi bir işte sana karşı gelmemeleri hususunda sana bey‘at ederlerse onların bey‘atlarını al ve onlar için Allah'tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esir-geyendir."  (Mümtehine: 111 (60)/12)

"Ey inananlar, Allah'a itâat edin, Elçiye ve sizden olan buyruk sahibine itâat edin."  (Nisâ: 98/59) âyetleri seçme, seçilme hakkını ve seçilenin yasal emirlerine itâat etme prensibini getirmektedir.

Hz. Peygamber, Mekke'nin Fethi gününde erkek-lerden bey‘at aldığı gibi kadınlardan da bey‘at almıştır ki bu, erkek kadın herkese seçim hakkının tanınması demektir. Peygamberimiz, kendisinden sonra âilesinden birini yerine bırakmamış, bu yüzden müslümanlar, ha-lîfelerini kendileri seçmişlerdir. İlk dört halîfe bey‘at deni-len bir tür seçimle iş başına gelmişlerdir. Daha sonra bu sistem verâset yoluyla saltanata dönüştürülmüştür.

6) Seyâhat hakkı:  "De ki: 'Yeryüzünde gezin, bakın, yaratmaya nasıl başladı, sonra Allah, son yaratmayı da yapacaktır. Çünkü Allah, her şeye kadirdir."  (Ankebût: 85 (29)/20) âyeti ve benzerleri, insanları yeryüzünde seyahat edip Allah'ın yaratılış mu‘cizelerini görmeye, araştırma ve inceleme yapmaya yöneltmek-tedir. Allah'ın verdiği seyahat özgürlüğü, haklı bir sebep olmadan kısıtlanamaz.

7) İkamet hakkı:  Kur‘ân, insana, başkasının hak-kına, mülküne tecâvüz etmemek şartıyla  Allah'ın mülkü olan şu dünyâda, istediği yerde ikamet hakkı da tanımıştır: "Nefislerine yazık eden kimselere, canlarını alırken melekler: ‘Ne işte idiniz (dininiz için ne yapı-yordunuz)’ dediler. (Bunlar): ‘Biz yer yüzünde aciz düşü-rülmüştük.’ diye cevap verdiler. Melekler dediler ki: ‘Peki, Allah'ın yeri geniş değil miydi ki onda göç ed(ip gönlünüzce yaşayabileceğiniz bir yere gid)ey-diniz?’ İşte onların durağı cehennemdir, ne kötü bir gidiş yeridir orası!"  (Nisâ: 98 (4)/97)

Sonuç olarak vurgulamak gerekir ki: insanın hakkı, başkasının hakkıyla özgürlüğüyle sınırlıdır. Kişi, kendi hakkını düşündüğü kadar başkasının hakkını da düşünmeli, yalnız insanların değil,  hayvanların, bitkilerin hakkını da gözetmeli ve hiçbir canı incitmemeli, hiçbir canlıya zarar vermemelidir. Doğru müslüman, çevrenin elinden, dilinden zarar görmediği, herkese iyilik, barış ve sevgi götüren olgun insandır.

"Olmak istersen cihândâ eğer makbûl-i ins–ü cin

 Ne kimse senden incinsin, ne sen bir kimseden incin!"


 

[1] . Müslim, Sayd: 1; Nesâ'î, Dahâyâ: 32

[2] . Müslim, Radâ‘: b. 17, h. 64

[3] . Müslim, Nikâh: b. 5; Buhârî, Nikâh: 2; İbn Mâce, Nikâh: 1; Nesâ'î, Sıyâm: 43; Dârimî, Nikâh: 2; İbn Hanbel, Müsned: 1/378

 

*