Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.Kur’ân’ın getirdiği geniş ufukları görebilmek için onu, çevreden alınan bilgilerle oluşan önyargılardan uzak, tam sağduyu ile okumamız ve onun üzerinde iyice düşünmemiz gerekir. Yirmibirinci yüzyıla girdiğimiz şu sıralarda, İslâm âleminin durumunu ve müslümanların genel düşünce düzeyini göz önüne getirince pek fazla umutlu olamıyorum. Bilgiye ulaşımın son derece kolaylaştığı bu çağda biz, temel kaynaklara uzanacağımız yerde, hâlâ taklitçilik batağında sürünüp durmaktayız. Orijinal, üretici ve gerçek bir fikir düzeyine ulaşabilmek için önce zihnimizi programlayan gelenekçi çevre koşullarından kurtulup, bizi bilgiye, gerçeğe ulaştıracak bir yöntemle düşünmemiz, yani kendimizi tazelememiz gerekir.

CENNETLİKLER

123- (İş), Ne sizin kuruntularınızla, ne de Kitâp ehlinin kuruntularıyla olur. Kötülük yapan, onunla cezâlandırılır ve kendisine Allah'tan başka ne dost, ne de yardımcı bulur (hiç kimse onu Allah'ın cezâsından kurtaramaz). 124- Erkek veya kadından her kim inanarak güzel işler yaparsa, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar. 125- Hangi insan, din bakımından, iyilik edici olarak yüzünü (özünü) Allah'a teslim edip dosdoğru İbrâhîm milletine (dinine) tâbi olandan daha güzel olabilir? Allah İbrâhîm'i dost edinmişti" (Nisâ: 94/123-125)

Bu âyetler, İslâm’ın özünü ortaya koymaktadır. Kâh İbrâhîm milleti, kâh hanîf olarak tanımlanan İslâm’ın üç temeli vardır: Tevhîd, âhirete iman ve sâlih amel. Kur'ân, Allah'ı birleyip yalnız O'na kulluk eden herkesi, sözde müslüman olmasalar bile, özde müslüman kabul etmekte ve cennetlik saymaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm, insanlar arasında bozgunculuk yapmağa, savaş çıkarmağa çalışan Yahûdîleri kınarken, dinlerinin ruhuna bağlı kalan ılımlı insanları da övmekte, bütün bir milleti kötü sıfatıyla damgalamamakta, kitaplarının hükümlerini doğru uyguladıkları takdirde bolluk içinde yaşayacaklarını bildirmekte ve onları, kitaplarını gereğince uygulamağa çağırmakta, Kitaplarının hükümlerini uygulamadıkça bir temel üzerinde olmayacaklarını belirtmektedir (Mâide: 110/63-70).

İnananlar, hangi dinden olursa olsun, Allah'a inanıp O'na tapanları, Allah'a inanmayanlara tercih ederler. Nitekim İslâm’ın Mekke döneminde, müşrik İranlıların, Kitâb ehli olan Rumları yenmelerine üzülen müslümanlar, daha sonra Rumların müşrik İranlılara gâlib gelmelerine sevinmişlerdi[1]. İnananların, Allah'ı tanımayanları, Allah'a inananlara tercih etmesi, gerçek imanla bağdaşmaz. (Mâide: 110/81).

Ra‘d: 87/23 de belirtildiği üzere Kitap ehli, kendi Kitaplarını doğrulayan Kur'ân'ın inmesinden sevinç duymuşlardır. Çünkü yeni vahyin, Kitaplarını doğrulaması, kendi durumlarını güçlendirir. Tevhîde bağlı olan Kitap ehli, ibâdetin yalnız Allah'a yapılacağını, yalnız O'nun yasalarına uyulacağını söylüyorlardı. Ancak onların Kitâb’ı İbrânîce olduğu için Araplar onu anlamıyorlardı. Şimdi o Kitâb’ın içeriği, son derece vecîz bir üslûb ile Hz. Muhammed'e vahyedilmekte, böylece Araplar da şirki bırakıp yalnız Allah'a kulluk etmeğe çağırılmaktadır.

Kendilerinin inandıkları temel prensipleri Araplara ve bütün putataparlara inandırmak üzere indirilen ve İlâhî Kitâb’ı doğrulayan; onları reddetmeyen, tersine koruyan, gereğinin yapılmasını isteyen Kur'ân'ın inmesinden, insaflı her Kitap sahibinin elbette sevinç duyması gerekir.

İlâhî dinlerin özü birdir. Bu dinler, insanları birbirine düşürüp düşman etmek, kırdırmak için değil, aynı ülkü ve idealde birleştirip kaynaştırmak için gönderilmiştir. Dinlerdeki ayrılık, insan egoizminin ürünüdür.

A'râf: 39/59-93’ncü âyetlerde bir dizi peygamberin da'vet kıssalarındaki ortak noktalar anlatılır:

Bütün peygamberler insanları bir tek Allah'a kul olmağa, Allah'tan başka tanrılaştırdıkları şeyleri bırakmağa da'vet etmişler; kavimlerinin, özellikle servet ve mevki ile şımarmış zengin takımı onları engellemeğe çalışmış. Peygamber ne kadar öğüt vermiş, ne kadar uyarmış ise uyarıları kâr etmemiş, nihâyet azâbı hak eden inkârcı kavim İlâhî azâb ile yıkılıp gitmiştir.

: 51- Ey elçiler, güzel şeylerden yiyin ve yararlı iş yapın. Çünkü ben yaptıklarınızı bilmekteyim. 52- Ve işte sizin bu ümmetiniz, bir tek ümmettir; ben de sizin Rabbinizim; benden korkun! (Mü’minûn: 74/51-52)

Bu âyetlerde, bütün peygamberlere helâl, güzel, temiz şeyleri yemelerinin; iyi ve güzel işler yapmalarının emredildiği anlatılmaktadır. Yani bütün peygamberlerin getirdikleri dinin esası, helâl, temiz şeyleri yemek, güzel işler yapmaktır. "Ey Muhammed, her peygambere verilen emir bu olduğu gibi, sana verilen emir de budur. Ey peygamberler siz, o putataparların, câhillerin uydurdukları hükümlere, geleneksel dine bakmayın; güzel, temiz şeyleri yiyin ve güzel işler, ibâdetler yapın!" buyurulduktan sonra bütün elçilerin aynı prensipleri öğütlediklerini belirtmek üzere: "İşte sizin bu ümmetiniz, bir tek ümmettir: Allah'a teslîm ve O'na kul olma şerîatidir. Ben de sizin Rabbinizim; benden korkun!" buyurulmuştur. Burada ümmet toplumsal din anlamındadır. Aynı ülkü ve prensiplere bağlı olan din toplumunu belirtir.

Ayrıntılar değişik olsa da bütün peygamberlerin dâvet kıssalarında ortak noktalar bunlardır. Peygamber kıssalarının ortak noktalarının anlatılmasındaki hikmet, onların getirdikleri dinlerin birliğini, peygamberlerin, birbirinin misyonunu sürdürdüğünü ve tamamladığını vurgulamaktır. Üç İlâhî Kitap dikkatle okunursa, bunların özünün bir olduğu, hepsinin de insanları Allah'a kulluğa, güzel işler yapmağa, hümanizme çağırdığı anlaşılır.

Peygamberlerin mesajları dil bakımından ayrı ise de anlam ve ruh bakımından birdir. Çünkü hepsinde vurgulanan temel prensip, Allah'a ve âhirete iman ile, sadece Allah'a ibadet etmek ve sâlih ameller yapmaktır. Her peygamber ümmetine bunları anlatmağa çalışmıştır. Bundan dolayı herhangi bir peygambere tabi olan, –ötekilerini de inkâr etmemek şartıyla– diğerlerine de tabi olmuş sayılır:"Biz, O'nun elçileri arasında bir ayırım yapmayız (hepsine inanırız).” (Bakara: 92/285), "Onlar ki Allah'a ve elçilerine inandılar, onlar arasında bir ayırım yapmadılar; işte onların da Allah, pek yakında mükâfâtlarını verecektir. Şüphesiz Allah, çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (Nisâ': 98/152) "Şüphesiz iman edenler, Yahûdîler, Hıristiyanlar ve Sâbiîler, bunlardan her kim Allah'a ve âhiret gününe inanır, iyi iş yaparsa elbette onlara Rableri katında mükâfât vardır; onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir." (Bakara: 92/62, Mâide: 110/69)

Kitap ehlinin, Hz. Muhammed'e gelen âyetlerin vahiy olduğuna inandıkları, birçok âyette belirtilmiştir: "Kendilerine bilgi verilenler, Rabb'inden sana indirilenin, gerçek olduğunu, mutlak galib ve hamde lâyık olan(Allah)ın yoluna ilettiğini görürler.”[2], “Kendilerine Kitâb verdiğimiz kimseler, sana indirilene sevinirler.”[3] âyetleri bunlardandır.

Kitap ehlinden bilgili olanların, Kur'ân'ın vahiy olduğunu bilmeleri, Kur'ân'da anlatılan kıssa ve prensiplerin, kendi kitaplarındaki kıssalara ve prensiplere uygun olmasındandır. Hz. Muhammed'in okur yazar olmadığını, İbrânîce bilmediğini düşünen Kitap sahipleri, ona gelen bu sözlerin, kendi sözleri olamayacağını, bunların ona vahiy yoluyla verildiğini anlayıp kabul etmişlerdir. İşte Kur'ân, gerçeği itiraf eden böyle insaflı dinbilimcilerini övmektedir. Aşağıdaki âyetler, iyi niyetli din bilimci Kitap ehlinin, Kur'ân karşısındaki tutumlarını anlatmaktadır:

"De ki: 'Siz ister ona inanın, ister inanmayın. O, daha önce kendilerine bilgi verilenlere okunduğu zaman onlar, derhal çeneleri üstüne secdeye kapanırlar. ‘Rabbimizin şânı yücedir, gerçekten Rabbimizin sözü mutlaka yerine getirilir!' derler. Ağlayarak çeneleri üstüne secdeye kapanırlar ve Kur'ân, onların derin saygısını artırır." (İsrâ: 50/107-109)

"De ki: 'Hiç düşündünüz mü: Eğer bu Kur'ân, Allah katından olduğu halde siz onu tanımamışsanız; İsrâîloğullarından bir şâhid de bunun benzerin(in Tevrât'ta bulunduğun)a tanık olup inandığı halde siz inanmağa tenezzül etmemişseniz durumunuz nice olur?' " (Ahkaf: 66/10)

"Kendilerine Kitap verdiğimiz kimseler, ona indirilen (Kur'ân)dan sevinirler... De ki: 'Benimle sizin aranızda Allah'ın ve yanında Kitap bilgisi bulunanların tanık olması yeter’.'” (Ra'd: 87/36, 43)

"Kitap ehlinden öyleleri var ki Allah'a inanırlar, size indirilene ve kendilerine indirilene inanırlar; Allah'a karşı saygılıdırlar; Allah'ın âyetlerini birkaç paraya satmazlar. Onların mükâfâtı da Rableri katındadır. Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir." (Âl-i İmrân: 94/199)

"Fakat içlerinde ilimde derinleşmiş olanlar ve mü'minler, sana indirilene ve senden önce indirilene inanırlar. O namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'a ve âhiret gününe inananlar var ya, işte onlara büyük mükâfât vereceğiz!" (Nisâ': 98/162)

"Resule indirilen(Kur'ân)ı dinledikleri zaman, tanıdıkları gerçekten dolayı gözlerinin yaşla dolup taştığını görürsün. Derler ki: 'Rabbimiz, inandık, bizi şâhidlerle beraber yaz! Biz Rabbimizin bizi iyiler arasına katmasını umarken neden Allah'a ve bize gelen gerçeğe inanmayalım?' Bu sözlerinden dolayı Allah onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler verdi. Güzel hareket edenlerin mükâfâtı işte budur!" (Mâide: 110/83-85)

Bu âyetler Kur'ân vahyini kabul eden Kitap ehlini övmekte ve onlara da ebedî saâdeti, cenneti va'detmektedir. Peygamber Aleyhisselâm'ın devrinde Kur'ân'ın Hakk'ın vahyi olduğunu kabul eden insaflı dinbilimcileri olduğu gibi, bugün de Kur'ân'ı okuyan insaflı dinbilimciler çıkmaktadır. Bunların hemen dinlerini bırakacaklarını beklemek fazla iyimserlik olur. Ama bunların, Kur'ân'ın vahiy olduğunu, onu getiren insanın peygamber olduğunu kabul etmeleri, ebedî saâdetleri için yeterlidir.

Kur'ân-ı Kerîm, Kitap ehlini, dinlerini tamamen bırakmağa değil, şirki bırakıp tevhîd sözünde birleşmeğe çağırmaktadır. İşte Âl-i İmrân: 94/64 de Kitap ehliyle müslümanlar arasında ortak olan söz, İslâm kelimesinde özetlenen bu tevhîd prensibidir. Kur'ân, Allah'ın birliğine inanan ve yalnız O'na tapan insanların, birbirlerine destek olmalarını, tek Allah'a iman ve ibâdette birleşmelerini istemektedir:

"De ki: 'Ey Kitap ehli, bizim ve sizin aramızda ortak olan söze gelin: Yalnız Allah'a tapalım, O'na hiçbir şeyi ortak koşmayalım; birbirimizi Allah'tan başka rablar edinmeyelim." (Âl-i İmrân: 94/64)

Bakara: 92/62’nci âyetin tefsîrinde İmam Kuşeyrî şöyle diyor: Asıl bir olunca yolun ayrılığı, güzel kabul görmeğe engel olmaz. Her kim yüce Allah'ın âyetlerini doğrular, O'nun kendi zâtı ve sıfatları hakkında söylediklerine inanırsa; şerîatin farklı olması, isim ayrılığı, rızâyı kazanmaya zarar vermez. Bundan dolayı (Allah ta‘âlâ): 'İman edenler, Yahûdî olanlar...' dedi. Sonra da: 'Bunlardan her kim inanırsa...' dedi. Yani ma‘rifet(gerçek bilgi)lerde ittifak ederlerse, hepsine de güzel gelecek ve bol sevâb vardır. Mü'min Hakk'ın güvencesinde olandır. Kim yüce Hakk’ın güvencesinde bulunursa, elbette onlara korku olmaz ve onlar üzülmezler."[4]

Kuşeyrî, Mâide Sûresi’nde yinenelen aynı âyet için de şu tefsîri yapmıştır:

“(Allah ta‘âlâ) bildirdi ki: 'İnsanlar tevhîd temeli üzerinde birleştikten sonra hâlleri değişik olsa da va‘îdden güvencede olur (cehenneme girmez, cezâ görmez), bol mükâfâta ererler."[5]

 


 

[1] . Rûm: 84/1-5. âyetler

[2] . Sebe’: 58/6

[3] . Ra‘d: 87/36

[4] . Kuşeyrî, Letâifu’l-İşârât: 1/96

[5] . Letâifu’l-İşârât: 1/134

 

*